3 Eylül 2009 Perşembe

Dinler Arası Diyalog Ilımlı İslam


Selim Akduman:

Bu dinler arası diyalog uzun süre daha tartışılacağa benziyor. Şimdi bunun yanına bir de Ilımlı İslam denen bir kavram daha eklendi. Belki bu ABD’nin ve emperyalist güçlerin oyunudur. Ve son olarak CIA’nin hazırladığı bir raporda İslam dünyasının başına Ilımlı İslam modeline uygun bir halife atamaktan bahsediliyor. Sizce böyle bir şey mümkün olabilir mi? Böyle bir halife olursa İslam dünyası onu içerisinde barındıra bilecek mi?

Ebubekir Sifil:

Ilımlı İslam projesi halen şuanda da yürüyor. Türkiye’de de, İslam dünyasının farklı yerlerinde de yürüyor. Gerek siyasi mekanizmalar, gerek sivil bir takım zeminler, kuruluşlar, kurumlar vasıtasıyla fiilen yürütülüyor. Bu projenin başarılı olabilmesi için, adına Hilafet diyin, adına İslam Birliği deyin. Ne derseniz deyin. Bu projenin başarıya ulaşması için Müslümanların tepkiyle karşılamayacağı, kabul edebileceği, bir dil, bir üslup, program, proje ve insan olması lazım. Tabi ki bunun içinde kurumlar ve mevcut zeminler de var. Bir kere şunu mutlaka tespit etmemiz lazım. Müslümanlarla, Batıyla İslam dünyası arasında ki ilişki son dönemece girdi. Bu yeni dönemeçte artık, İslam batı karşıtlığı bizzat Müslümanlar eliyle üretilmiş projeler aracılığı ile azaltılmaya çalışılıyor.

Şunu söylemeye çalışıyorum: Batılı değerleri, siyaset, itikad, ekonomi tarih anlamında batılı değerleri İslam dünyasının kalbine taşıma görevi, artık bugün namazlı niyazlı Müslümanlar tarafından yürütülüyor. Dolayısı ile eskiden Müslümanlar çok kolay tepki verebiliyordu. Laik kafalı, seküler kafalı birisi çıkıp İslam hakkında bir şey söylediği zaman, aykırı bir fikir ürettiği zaman, Müslümanlar çok kolay itiraz edebiliyordu.

Mesela Süleyman Demirel hatırlarsanız, Cumhurbaşkanıyken, “Kur’ân’ın 256 ayeti yürürlüktedir, gerisi hükmünü yitirmiştir” demişti. Türkiye’de ki İslami hareketlerin hemen hepsi koro halinde buna tepki göstermişti.

Ama şuanda aynı kelimelerle olmasa bile, Kavramlarla, aynı şeyler namazlı Müslümanlar tarafından söyleniyor. Ve fakat tepki göstermiyor. Çünkü Demirel Laik biriydi. Şuanda bunu söyleyen kadrolar, namazlı, oruçlu insanlar.

Selim Akduman:

Aynı zamanda tepki verenleri de yadırgar hale geldik değil mi hocam?
Ebubekir Sifil:

Tabi İşte ılımlı İslam projesinin en tehlikeli yanı budur. Yani Müslümanlar eliyle yürütülmesi. Mütedeyyin Müslümanlar eliyle yürütülmesi. En önemli sıkıntımız budur. TAMAMI


2 Eylül 2009 Çarşamba

Sünnet’le Olan Bağlarımızı Kopardılar

Selim Akduman: Hocam Kültür Emperyalizmi tepeden inme olmadı. Bir şekilde bir sistem uygulandı. Ve bu da sizin de dediğiniz gibi kavramlar üzerinden gerçekleştirildi. Sizce İslam dünyasında en çok yıpratılan ya da ortadan kaldırılan kavramlar nedir?

Ebubekir Sifil: Böyle bir tespit yapmak aldatıcı olur. Çünkü bizim dünyamızı şekillendiren pek çok temel hayati kavram var. Bu temel hayati kavramların hemen her birinde bir operasyon yaşadık. Başta kendi kaynaklarımız olmak üzere yani biz Kur’ân’la Sünnet’le irtibatımızı temin eden sahih zeminleri terk edip, onun yerine batıdan devşirme kavramları kullanmaya başladık. Mesela bunlardan çok önemlisi ‘Tarihsellik’tir. Gerek Kur’ân gerekse Sünnet bağlamında bu kavramı çok kullanır hale geldik. Kur’ân’daki bazı ayetlerin, Sünnet’teki bazı uygulamaların tarihsel olduğunu söylemeye başladık. Nedir bu? “Sadece indiği dönemdeki toplumu bağlar bizi bağlamaz.”

Selim Akduman: Bu düşünce insanı küfre sokar mı?

Ebubekir Sifil: Evet sokar. Yani Çerçevesi tam olarak ortaya çıktığında, Tarihsellik temelli fikrinin çerçevesi tam olarak ortaya çıktığında bunun ucu küfre varan bir şey olduğunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz.
“O dönemi bağlar bizi bağlamaz” demek; Allah Teâlâ’nın o topluma münhasır bir hüküm gönderdiğini, bu ilahi hükmün bizi bağlamayacağını söylemek; bir isyandır, başkaldırmadır, tuğyandır. Dolayısı ile ucu küfre kadar çıkabilir. İşte bunun gibi hayatımızı yönlendiren pek çok kavram var. Biz bu kavramlar üzerinden dinle irtibatımızı kuruyoruz. Sokakta konuşan iki kişiye kulak verdiğimizde herhangi bir İslami mesele konuşuluyor olsun. Birisi bir şey söylediğinde diğerinin verdiği tepki enteresan. “Bu Kur’ân’da var mı?” diyor. Şimdi bu bir bilinç durumunun ifadesidir. Bir şey münhasıran Kur’ân’da varsa kabule şayandır. Yoksa değildir. Bu da işte bir kültür emperyalizminin sonucudur. Neden? Çünkü az önce ifade etmeye çalıştım. Peygamber efendimizin Sünnet’iyle irtibatımız zedelendi. Sünnet’e güvenimiz kalmadı. Yani bizi kurtaracak olan Nuh’un Gemisi, Sünnet-i Seniyye. Ama biz onunla olan irtibatımızı bilinçli olarak zedeliyoruz. Ve sonra İslam’ı Kur’an’a tabiri caizse hapsediyoruz. İslam Kur’an’dan ibaret değildir.

Temelde/merkezde Kur’an var; ama O’nun yanında Efendimiz (s.a.v) buyurmuş, ‘Bana onun yanında O’nun gibisi veridi. O’nun misli verildi.’ Evet, Kur’ân’sız olmaz. Ama onun yanında onun misli var. Kur’ân’ın hayata açılımı var. Ete kemiğe bürünmüş hali var, O’da sünnet işte. Sünnet’le ilişkimiz irtibatımız zedelendiği için karşımızdaki kişi konuştuğunda “bu Kur’an’da var mı?” diyoruz. Varsa kabul edeceğiz, yoksa reddedeceğiz.

Bu bizim doğrudan itikadımıza yansıdı. Sünnet’le sabit olmuş pek çok itikadi umdeyi, unsuru kolayca reddedecek hale geldik. Bakın şimdi, kabir azabı, kıyamet alametleri, Hz. İsa’nın nüzulü, Deccal, sırat, mizan, şefaat, Allah Teâlâ’nın kıyamette gözle görülmesi gibi hususlar bizim Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikat kitaplarında eskiden beri zikredilir. Ve bunun istisnası yoktur. Bir insan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadına mensupsa bunların hepsine inanır. Fakat son zamanlarda Sünnet konusunda beynimize sokulan virüsler marifetiyle biz bunları inkâr eder hale geldik. Tamamı

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Büyük Fitnelere Dikkat!

Ülkemizin İç Durumu

1.
Dinler arası Diyalog ve Hoşgörü adı altında ehlî (evcil), fıkıhsız ve
Şeriatsız, sulandırılmış, ılımlı bir İslâm getirmeye çalışıyor.

2.
Öte yandan Müslümanları bölmek, mezhep savaşları çıkartmak, Türkiye yi
Irak a, Afganistan a, Pakistan a benzetmek için Şiîlik, Vehhabilik,
Neo-Haricîlik, Mutezile, dinde reform, dinde yenilik ve değişim,
Tarihsellik (veya Fazlurrahmancılık) gibi akımları teşvik ediyor.
İsrail

ve Haçlılar Vehhabîlikten memnun mudurlar? Değildirler ama Türkiye de
Vehhabîlik bir miktar yayılsın, Müslümanlar birbirine düşsün, böylece
Sünnîliğin beli kırılsın.

.....................

İran ın
Sünnî yapılmak istenmesi fitneye sebep olacağı gibi Türkiye nin Şiî
yapılmak istenmesi de fitneye yol açar. Bu gibi fitne yangınlarını
kundaklayanlara dikkat edelim...
Ülkemizdeki Alevîlerin kütle halinde Şiîleştirilmesi Türkiye nin bölünmesine yol açar.

Kadim, kıdemi üzere bırakılmalıdır.
Bakınız mezhep taassubu yüzünden birtakım Müslümanlar birbirlerine kafir, müşrik, zındık ithamları savuruyor.
.....................
Türkiye Irak a dönmesin.
Türkiye Afganistan a dönmesin.

Birtakım
dış güçlerin Türkiye yi Vehhabî veya Şiî yapmaya çalışmaları, daha
başka güçlerin Ehl-i Sünnet İslâmlığını kaldırıp reforme ve deforme
edilmiş ılımlı ve evcil bir İslâm getirmeye uğraşmaları, bu uğurda
büyük paralar harcanması çok ama çok büyük bir fitnedir. Tamamı


25 Ağustos 2009 Salı

Müslümanların Birleşmesi

Tutturmuşlar, "Mezhepler kalksın, Müslümanlar bir ve beraber olsun, hepimiz Kur'ân'da birleşelim..." diyorlar. Ne kadar parlak bir söz bu... Lakin bin parçaya ayrılmış, her biri bir türlü söyleyen Müslümanlar nasıl birleşecekler? İşte bu nasılın cevabını veremiyorlar.

İlk üç Râşid Halife haindir, Ehl-i Beyt'in hakkını yemiştir diyenlerle Kur'ân'da nasıl birleşeceğiz?

Ali b. Ebi Tâlib, hakeme müracaat ettiği için -hâşâ- kâfir olmuştur diyen Haricîlerle nasıl birleşeceğiz?

Ashabın büyük kısmı âdil değildir, dâvaya ihanet etmiştir, sapıtmıştır diyenlerle nasıl birleşeceğiz?

Lügâvî mânada Allah göktedir diyen, Cenab-ı Hakk'a noksan sıfatlar izafe eden mücessime ile nasıl birleşeceğiz?

İmamı Rabbanî, Celalüddin Rûmî, Abdülkadir Geylanî gibi evliyaullaha -hâşâ- evliyauşşeytan diyen aşırılarla, mükeffirlerle nasıl anlaşıp birleşeceğiz?

İmanın altı şartından biri olan kadere inanmayan filancalarla nasıl birleşeceğiz?

"Allah gerçek bir Janus'tur" diyerek Cenab-ı Hakkı iki çehreli bir Roma putuna benzeten zındığın taraftarları ile nasıl birleşeceğiz?

Kur'ân tahrif edilmiştir diyenlerle nasıl birleşeceğiz?

Dini imanı para olan modern müellefe-i kulûb ile nasıl birleşeceğiz?

Herkes Nuh diyor, Peygamber demiyor... Evet nasıl birleşeceğiz?


Her bozuk taife eline Kur'ân almış; yanlış ve bozuk inanç, görüş ve yorumlarını Kur'ân Kur'ân Kur'ân diye bağırarak savunuyor.

"Peygamberlik Hz. Ali'nin hakkıydı, Hz. Ali ile Hz. Muhammed birbirlerine iki karganın birbirine benzediği gibi benzerlerdi. Bu yüzden vahyi getiren Cebrail şaşırdı, Hz. Ali'ye vereceğine Hz. Muhammed'e verdi..." diyen Gurabiye taifesi de Kur'ân diyor, başka bir şey demiyor.

Birbirleriyle savaşan çeşitli fırkalar, hizipler, taifeler, cemaatler mızraklarına Kur'ân sayfaları bağlamışlar; kendi inançlarını, görüşlerini, yorumlarını hep Kur'ân Kur'ân Kur'ân diye feryat ederek savunup yayıyorlar.

Ortada bin çeşit "Kur'ân Müslümanlığı" var.

Acaba bunlardan hangisi Kur'ân'a uygundur?

Önemli olan Kur'ân'a uygun İslâm anlayışını bulmaktır.

İşte bu İslâm Sünnet ve Cemaat İslâmlığı'dır.

Bu İslâm Ana caddedir, Sevad-ı Âzamdır, Büyük Topluluktur... Bu İslâm'da Kur'ân ve Sünnet iki ana temel kaynaktır. Ayrıca icmâ-i ümmet ve kıyas-ı fukaha vardır.

Bu İslam, günümüzden Asr-ı Saadet'e kadar, kopuğu olmayan bir silsile ile Resullerin Seyyidine (Sallallahu aleyhi ve sellem) ulaşır.

İşte, Kur'ân'da birleşmek, Kur'ân'la birleşmek Ehl-i Sünnet'te olur.

Ehl-i Sünnet kalksın, onun yerine Selefîlik, Necdîlik, şu veya bu fırka hakim olsun ve birleşme böyle sağlansın... Bu duaya âmin denmez.

Geliniz Kur'ân'da, Sünnet'te, icmâ-i ümmetle sâbit olan İslâmî hüküm ve değerlerde, Cadde-i Kübra'da, Sevad-ı Âzam'da birleşelim.

M.Şevket Eygi


17 Ağustos 2009 Pazartesi

Sünnetsiz İslâm İslam Değildir!

Sünnetsiz İslâm Arayışları
Ebu Râfî (r.a) 'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
"Benim
emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın
sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, "biz onu bunu bilmeyiz.
Allah'ın kitabında ne görürsek ona uyarız, o kadar" derken bulmayayım."1Batı'nın
İslâm ülkelerini istilâ ettiği ve askerî işgali kültürel işgale
dönüştürüp sürekli kılmaya karar verdiği yıllardan itibaren planlı ve
örgütlü olarak başlatılmış olan sünnet düşmanlığı, ilerleyen yıllar
içinde "Kur'an'la yetinme" çağrısına dönüştü.
Oryantalistlerin
sünnet verilerine yönelttikleri uydurulmuş ithamlarına körü körüne
kapılmaktan kaynaklanan bahis konusu düşmanlık ve çağrı, ilginç bir
şekilde İran-Irak savaşının sona ermesinden sonra memleketimizde
değişik seviyede ulu orta yazılır-çizilir ve konuşulur oldu. Batıya
yenik düşmüş İslâm ülkeleri aydınlarından bazıları bu yenikliğin ve
ezikliğin etkisiyle İslâm'a müsteşrikler gibi yaklaşıp onların bedava
avukatlığını üstlenerek ülkelerin gündemine sünnet karşıtı fikirleri
taşımışlar ve kitaplık hacımda yoğun tartışmalara, sürtüşmelere vesile
olmuşlardır.
Bizde
sadece sünnet'in değil, bizzat İslâm'ın kendisinin reddedilmesine
çalışılmış, ancak Müslüman halkın, necip milletimizin yoğun baskı ve
bilinçli direnişi sonucunda dinî eğitim-öğretim resmen başlatılmıştı.
1950'li yıllardan bu yana çok daha yaygın şekilde bir İslâm kimlik ve
kişiliğinin inşası çalışmaları sürdürülmektedir.
Ne
kadar acıdır ki, bu İslâmî kimlik ve kişilik mücadelesinde henüz
yeterli birikim ve kıvam elde edilememişken, gelişmekte olan bu İslâmî
potansiyel, batının sunduğu bilimsel görünümdeki düşman şablonuna uygun
olarak sünnetsiz, yoz bir istikamete sürüklenmek istenmektedir. İslâmî
hareket ve araştırmalar, "Kur'an'la yetinme" çağrıları etrafında
sünnetsiz bir çerçeveye oturtulmaya çalışılmaktadır.
Altınoluk Dergisi -Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Meal Üzerinden Din Tasavvuru İnşası

Ülkemizde meal meselesi –hayli bolartılmış da olsa– bir "imkân" olarak görülme sınırını çoktan aşmış, ciddi bir "tehlike" oluşturmaya başlamıştır.

Meal yazarlarının gerekçelerine bakın: Diğerlerinin meallerinin şu veya bu noktalarda eksiklik/yetersizlik/arıza ile malul olduğu hemen hepsinin ortak tesbiti. Mevcut meallerin Kur'an'ın şiirsel/lirik üslubunu yansıtmadığı gerekçesiyle kaleme alınmış "manzum meal" bile mevcut. Yazılan her meal yeni bir mealin yazılmasına gerekçe teşkil ediyorsa, bu işin hakemliğinin –zaten kendisi "meal mağduru" haline getirilmiş– okuyucuya havale edilmesi çözüm müdür gerçekten? Bu gidişe dur demek bu Ümmet'in sorumluluğu değil midir? ..............


Meal olgusuna mesafeli yaklaşmamın tek sebebi sadece mealin teknik olarak Kur'an ayetlerinin çok boyutlu ve çok katmanlı anlam örgüsünü yansıtmaktan mahrum bulunuşu değil. Aynı zamanda kendi bakış açısını, meşruiyet kaynağı olarak Kur'an'a tescil ettirme gayesiyle kaleme alınmış meallerin, mevcutların önemli bir yekûnunu oluşturuyor oluşu da gözden uzak tutulmamalı. "Meal üzerinden din tasavvuru inşası" adını verdiğim bu faaliyet, pek çok meal yazarının yaptığı işin "Kur'an'ı tahrif" anlamı taşıdığı tesbitine dayanıyor.

Soru şu: Geçmişte Batınîler'in, modern çağada Kadıyânîler'in ve bunlarla şu veya bu ölçüde örtüşen çizgileri benimsemiş kesimlerin Kur'an'ı kendi gayeleri istikametinde yorumlamaları birer "tahrif" (anlamın tahrifi) girişimidir de, günümüzde aynı işi kendi amaçları doğrultusunda yapan meal yazarlarının yaptığı iş neden "masum"dur? Tamamı


6 Ağustos 2009 Perşembe

Gerekçeli Meal-Tefsire Gerekçeli Tenkidler


Hikmet Akpur

Kur’ân-ı Kerim üzerine kelam edip, yazı yazanların, Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in şu ikazını her zaman nazara almaları lâzımdır: (من فسر القرآن برأيه فليتبوأ مقعده من النار) “Her kim Kur’ân’ı re’yiyle tefsir ederse ateşteki yerine hazırlansın.” (Tirmizi, Ebu Davud, Nesai) Zira isabet de etse, sahih bir usule, ilme istinad etmeyen tefsirler hevaî olmaktan halî değildir. Bu i’tibarla yeterince cehd etmeden, taharrî ve tetebbu‘da bulunmadan Allah’ın âyetleri hakkında sarf-ı kelam etmek, insanların sathî reylerinin, zanlarının Kur’ân’ın hakikî ma’nası yerine ikame edilme tehlikesini taşır. İlim minberinde hoca kisvesiyle oturup da halka hitap edenlerin, hatta kitap te’lif edip neşredenlerin, insaflı olmaları, cehdlerini sonuna kadar sarfetmeleri bir vecibedir…

Günümüzde, Kur’ân meali yayınlamak, artık mücerred ticari bir faaliyete dönüşmüştür. Ortalık, hassaten Elmalılı merhumun, meallerinden geçilmiyor. Dahası Elmalılı’nın Hak Dini Kur’ân Dili mealinin, sadeleştirilmesinin lüzumsuzluğu bir yana, ne kadar ehliyetle sadeleştirildiği (hakikatte yavanlaştırıldığı) da ayrı bir mes’ele. Biz, bu yazıda Mustafa İslamoğlu’nun “Hayat Kitabı Kur’ân Gerekçeli Meal-Tefsir” isimli çalışması üzerine tenkid ve fikirlerimizi serdetmeye çalışacağız. Burada tenkidden maksad, hakkın ortaya çıkarılması niyeti olup, asla bir tahkir tezlil niyeti taşımamaktadır. Hadd-i zatında binlerce insanın karşısına, Allah’ın Kitabı’nın meal-tefsiri da’vasıyla çıkıldığı için, mezkûr neşriyat dolayısıyla, fıkhî, i’tikadî bazı mahzurlar gördüğümüzden, ikazı bir vazife olarak telakki ediyoruz. Tenkidimizi, evvela, yazarın girişte usulüyle ilgili serdettiği fikirlerinden başlattık. Daha sonra da meal ve tefsir kısmında hatalı olarak bulduğumuz hususlara maddeler halinde işaret edeceğiz. Ancak bu yazımız, kitabın tamamının tek tek incelenmesi şeklinde olmayıp, intihab suretiyledir. Yazarın mukaddimesinde belirttiği, yaklaşım tarzı, aslında günümüzde Kur’ân'a, hatta İslam tarihine bakıştaki usul problemlerini içerdiği ve zannımca da, meal-tefsirde serdedilen hatalı reylerin de kaynağını teşkil ettiği için, üzerinde daha fazla durulmayı gerektiriyorsa da, biz mevzunun sınırlarını fazla taşırmadan, işaretlerle iktifa edeceğiz:

“Anlamın merkezinde Allah’ın olduğu zamanlarda, hayatın merkezinde de vahiy oldu. Böylesi zamanlarda anlam doğru bir biçimde elde edildi, üretildi ve iletildi. Bunun devamı lafız-mana-maksat üçlüsünün ayrılmamasına bağlıydı. Bunları birbirinden ayırıp koparma teşebbüsleri, her seferinde anlam binasını biraz daha zayıflattı. Bu sürecin sonunda anlam üretimi durdu…” Tamamı

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Çanakkale’de İngilizler


Çanakkale’de İngilizler ve müttefikleri mağlup oldular. Savaş bitti, fakat İngiliz hilesi bitmedi. Savaştan sonra İngilizler Londra’nın iki önemli caddesine, Oxford ve Cambridge caddelerine birer heykel dikmişlerdi. Hâlen mevcut olan bu heykellerde, Osmanlı askerinin süngüsünün ucunda bir İngiliz askeri tasvir edilmekte ve altında şu ifadeler yazmaktadır: “Türkler, Çanakkale’de babanı böyle öldürdüler” Şu ikiyüzlü İngilizlere bakın. Aldatmacaları ile yetmiş iki milleti peşlerine takıp dev zırhlılarla, dünyanın bir ucundan gelip ülkemizi işgal etmeye çalışıyorlar, her türlü imkânsızlığa mukabil göğüslerindeki imanla savaşan Mehmetçiğe ölüm kusuyorlar, buna mukabil vatanını savunan Türkler hunhar, saldırgan İngilizler mazlum oluyor.

Sargı yerindeki katliamlara dayanamayan birçok asker arkadaşı İngilizlere saldırarak şehitlik mertebesine ulaşmış. Bu acıya dayanamayan başka bir canlı olan bir ağaçta rivayetlere göre üzüntüsünden dolayı kendini sarmalamış. Bizde o bahsedilen selvi ağacını gittik gördük. Sargı alanının hemen yanında 18 bin evladımız şehit edilirken dümdüz bildiğimiz bir selvi ağacı tamamı ile burulmuş bir vaziyette duruyor. Gidin görün bu yerleri. Okumaktan ziyade yaşamak gerek. Bizim vatanımıza binlerce km öteden gelip dedelerini 365 gün yalnız bırakmayıp yaaad eden Avustralya ve Yeni Zelandalı kişilerden farklı olduğumuz ortaya çıksın. Unutmayın ki amaçlar sloganlar ile değil eylemler ile gerçekleşir.Yazının Tamamı


18 Temmuz 2009 Cumartesi

Sahabenin Fazileti



"Beni gören veya beni göreni gören Müslümana ateş değmez." (Tirmizi)
"Benim ashabıma sebbetmeyin (aleyhlerinde konuşup karalamayın, sövmeyin). Zira sizlerden biri Uhud dağı kadar altın infak etse dahi (onun bu infakı) onlardan birinin infak ettiği bir avuca hatta bir avucun yarısına dahi denk gelmez." (Buhari - Müslim)

"Ashabım konusunda Allah'tan korkunuz, Allah'tan korkunuz. Benden sonra onları hedef seçmeyiniz, zira onları seven beni sevdiğinden dolayı sever. Onlara buğz eden (kin besleyen), onlara eziyet eden bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden de Allah'a eziyet etmiş olur. Allah'ınsa kendine eziyet edeni yaka - paça etmesi (cezalandırması) yakındır." (Tirmizi, İbnu Hibban)
"Ümmetimin en hayırlısı benim kuşağımdır (sahabe), sonra benim kuşağımı takip eden kuşak (tabiin) sonra da onları takip eden kuşak (etba-i tabiin)tır" (Buhari, Müslim)

"Benim ashabıma sövenleri gördüğünüz zaman onlara Allah'ın laneti sizin en şerliniz üzerine olsun deyiniz." (Tirmizi, el-Hatibu'l-Bağdadi) Kaynak


9 Temmuz 2009 Perşembe

Öyle Bir Zaman Gelecek Ki, Bu Ümmetin Âhiri, Evveline Lânet Edecek

MUHAMMED ZÂHİD el-Kevserî’nin Makâlât’ında “Selef'in nasslardan anladığı neyse, anlaşılması gereken odur” ibâresinin geçtiğini okumuştum bir yazıda…

Bir anlamda bu, nassların keyfî yorumlanmasının önüne geçmenin ve Hak Din’i, önceki örneklerde görüldüğü türden tahrip ve tahriflerden mâsun kılabilmenin en önemli vesilelerinden biriydi.

Ebubekir Sifil Hoca’nın fevkalâde yerinde teşhisiyle, şimdiye kadar gelmiş geçmiş tüm bid’at fırkalar kendilerini Kur’an’la refere ediyorlardı.

O halde, şimdilerde terviç edildiği gibi, Din’i sadece Kur’an’ın ne söylediğine indirgediğinizde, ortaya türlü türlü Kur’an telakkileri çıkması gayet doğaldı. Her görüş kendisini Kur’an üzerinden ifadelendirse de, zihnimize zerk edilen, Kur’an’ın ne dediğinden/demek istediğinden çok, okuyanın ondan ne anladığı olmaktaydı.

İşte tam da bu nedenle mezhep imamları ittifakla, Kur’an’la birlikte Sünnet, İcmâ’ ve Kıyas gibi üç önemli unsuru şer’î deliller arasında zikretmişlerdi. (1)

Bugün ise selefin nasslardan anladığı ve aktardığı birikime dudak büken, evvelki âlimlerin müktesebat ve tetebbuatını hafife alan ve öncekilerin dini çoğu noktada yanlış anladığını imâ eden genellemeler yapan ‘türedi’ bir makule zuhur etti.

Bir rivâyette (rivâyet, yanlış aklımda kalmadıysa Tirmizî’de Fiten bâbında geçiyor) Efendimiz (s.a.v), “Öyle bir zaman gelecek ki, bu ümmetin âhiri, evveline lânet edecek” buyuruyor.

Modern İslâm düşüncesi üzerinde yüzeysel bir okuma yapmak bile, mezkûr rivâyetin haklılığını göstermeye yetecektir.

Tamamı


2 Temmuz 2009 Perşembe

Nedir Bu Meal Enflasyonu?


Ehil insanların yaptığı çalışmalara bir sözümüz olamaz, onları ancak şükranla yâd ederiz. Bu çalışmaların Kur'an'ın anlaşılmasına hizmet ettiğine de kuşku yok. Az sayıdaki bu çalışmalar, bu yazının tenkit oklarından münezzehtir, böyle biline.

Coğrafyamızda bu kadar talep mi var ki, bu kadar meal yapılmıştır? Ortada bu kadar meal var iken hâlâ yeni tercüme çalışmalarının yapılması ise, sizce de manidar değil midir? Kur'an tercümesinin çok çetin bir iş olmasına rağmen en kolay faaliyet alanına dönüşmüş olması, insana “Pes!” dedirtiyor. Bir meal çalışması ihtiyaca binâen yapılır.

Soruyorum, 200 civarındaki meal hangi ihtiyaca binâen yapıldı? Bir anekdotumu paylaşayım.

Kur'an tercümesinin ne kadar ayaklara düşürüldüğünü izah sadedinde. Bir defasında bir ilahiyat fakültemize ziyarete gitmiş, bir hocanın ofisinde ağırlanmıştım. Masanın üzerinde açık olan 4-5 farklı meal çalışması vardı. Ev sahibimiz, başka bir arkadaşıyla beraber Kur'an tercümesi yapıyordu. Önce tercümesi yapılacak âyetin orjinal metni tilâvet ediliyor, sonra da masa üzerindeki mealler sırasıyla okunuyordu. O meallerden hangisi onların algı dünyasındaki anlama yakın geliyor ise, onu tercih edip kendi meallerine alıyorlardı. Bazen masadaki tercümeleri birleştirip kendi orjinal tercümelerini oluşturuyorlardı!.. Kes, yapıştır ameliyesi anlayacağınız...

Müslümanların ortak mukaddesatına taalluk ettiğinden, ortada; dinî, içtimaî ve ilmî anlamda büyük bir sorumluluğun olduğu, meal işine soyunanların âzade olmadıkları izahtan vârestedir.

Çünkü sıradan vatandaşlar okuduğu meali Allah'ın mesajı diye anlıyor, öyle kabul ediyor. Başka hiçbir dilde olmadığı kadar bizdeki meal çalışmalarını tetikleyen sâik nedir acaba? Kur'an'ın en çok okunan kitap olması yönü mü? Yani işin maddi getirisi ya da şöhret kısmı mı? Yoksa Kur'an'a hizmet aşkı mı? Hüsnü zanda bulunarak hizmet aşkının belirleyici olduğunu kabul ediyorum. Vahye hizmet aşkı ise, yapılan çalışmalarda titizliği maksimum düzeyde tutmayı... Ehil olmayanları ise, muhabbet besledikleri ilahî mesaja zarar vermemelerini ve meal gibi uhrevî sorumluluğu yüksek olan işe soyunmamalarını elzem kılar.

Kaynak


26 Nisan 2009 Pazar

Peygamberimizin Sözleri İnkâr Edilecek

Hadisler (Peygamberimizin Sözleri) İnkâr Edilecek

Bu konuda Peygamberimiz ciddi bir uyarıda bulunuyor. Hadis edebiyatında "erike = dayanılıp oturulan yer, sedir, koltuk" hadisi olarak da anılan bu hadiste Peygamberimiz şöyle buyurur. "Süslü koltuğuna yaslanmış adama, benim hadislerimden biri okunur da o kişinin vaziyetini hiç bozmadan ’Bizlerle sizler arasında Allahu Teala’nın kitabı (Kuran-ı Kerim) vardır. Ondan bulduğumuz helal şeyleri helal sayıyoruz, haram olarak bulduğumuz şeyleri de haram kabul ediyoruz’ deme zamanı yaklaşmıştır. Sizleri de ikaz ediyorum Kuran-ı Kerim’de bulunan bütün hükümler haktır ve Resulullah’ın haram kıldığı şeyler Allah’ın haram kıldığı şeyler gibidir."

(Ebu Davud, Süne, 6 hd: 4604; Tirmizi İlim, 10 hd: 2664; İbn Mace Mukaddime, 2 Ahmed, Müsned, 1/6 IV,21; Tahavi, Şerhu mánia, IV 209; İbn Hibbam, I, 107 Darekutni, Sünen IV, 287)

Bu hadis bir mucizedir. Peygamberimizin mucizevî bir ikazıdır. İleride hadislerin inkâr edileceğini bildiriyorlar. Bugün böyle değil mi? Bazı İslamcılar hadisleri yok sayarak arzularına göre Kuran’ı ve İslam’ı yorumlamaya çalışmıyorlar mı? (Bizim kastettiğimiz sahih hadislerdir. Problemli hadislerle işimiz olmaz.) Yazının birinci kısmı

25 Nisan 2009 Cumartesi

Cüz'î Bir İman Hakikatini İnkâr Etmek Küfrü Gerektirir.

Cüz'î Bir İman Hakikatini İnkâr Etmek Küfrü Gerektirir.

Çünkü İman Bir Bütündür.

Mânen ruha geldi: Neden bir cüz-ü hakikat-ı imaniyeyi (iman esaslarının biri) inkâr eden kâfir olur ve kabul etmeyen Müslüman olmaz? Hâlbuki Allah ve âhirete iman, birer güneş gibi o karanlığı izale etmek lâzım geliyor. Hem neden bir rükün (esas, şart) ve hakikat-i imaniyeyi inkâr eden mürted (dinden çıkmak) olur, küfr-ü mutlaka düşer (hiçbir dinî değere inanmamak) ve kabul etmeyen İslâmiyet’ten çıkar? Hâlbuki sair erkân-ı imaniyeye (imanın esasları, şartları) imanı varsa, onu küfr-ü mutlaktan kurtarmak lâzım geliyor.

Elcevap: İman, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdânî hakikattir ki, tefrik (birbirinden ayırma) kabul etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzî (bölünme, parçalanma) kaldırmaz. Ve öyle bir küllîdir ki, kabil-i inkısam (bölünebilir) olmazlar. Çünkü her bir rükn-ü imanî, kendini ispat eden hüccetleriyle (delil) , sair erkân-ı imaniyeyi ispat eder. Her biri her birisine gayet kuvvetli bir hüccet-i âzam (en büyük delil) olur. Öyle ise, bütün erkânı bütün delilleriyle sarsmayan bir fikr-i bâtıl (
yanlış fikir) , hakikat nazarında bir tek rüknü, belki bir hakikati iptal edip inkâr edemez. Belki adem-i kabul perdesi altında gözünü kapamakla, bir küfr-ü inadî (inada dayalı küfür) yapabilir.

Tamamı

Bunlara da göz atabilirsiniz

Blog Widget by LinkWithin