O zaman İstanbul'da bir
patrik vardı. Amerika'dan buraya reis-i cumhurun uçağıyla gelmişti.
İstanbul'da Fatih'in türbesi açıldığı zaman o da buradaydı. Türbenin
kapısı açılırken Rumca bir konuşma yaptı. Nureddin Topçu da Türkçe bir
konuşma yaptı.
Fazla kalabalık bir merasim değildi. 40 ya da 50 kişi
ancak vardı. Bu Patrik geldiğinde İstanbul müftülüğünü ziyaret etmiş.
Aradan bir müddet geçtikten sonra o zamanki İstanbul valisi Fahrettin
Kerim Gökay: "Efendi hazretleri, bir nezaket ziyareti arz etmez
misiniz?" diyor.
Ömer Nasuhi Efendi, "O bizim kapımıza gelmekle
mükelleftir. Ben onun kapısına gidemem. O bizim kapımızın zimmîsidir"
diyor. Aradan bir süre geçtikten sonra vali Gökay tekrar arıyor. Bu
arada, Fahreddin Kerim Gökay namazını kılardı. Ben bunu biliyorum. Abisi
sabah namazı için Fatih Camii'ne cemaate gelirdi. Mütedeyyin bir
kimseydi.
Bunlar Tatardır. Vali Gökay telefonda diyor ki: "Patrik bizi
ziyarete gelecek. Siz de teşrif etseniz de bir mülakat hâsıl olsa."
Ömer
Nasuhi Efendi, "İstanbul valisi olarak zat-ı âlînizi ziyarete gelirim.
Lakin resmî müftü kıyafetimle gelmemde bir mahzur var mıdır?" diyor.
Bakınız o mütevazı hocaefendi neyi düşünüyor… Vali, "Hayhay efendim,
tabii ki gelebilirsiniz" diyor.
Ömer Nasuhi Efendi, kayınpederime,
"Senin cübben güzel, iyi bir cübbe. Sen onu bana ver, sarığımı sararım. O
şekilde giderim" diyor. Nihayet görüşme zamanı geldiğinde Fikri
Efendi'yi (Aksoy) de yanına alarak valiliğe gidiyor. Valilikteki
görevlilere "Patrik geldi mi?" diyor. "Hayır, gelmedi" diyorlar.
"Öyleyse beni şu kenardaki odalardan birine alın. Patrik geldikten sonra
bana haber edersiniz" diyor. Patrik gelince kendisine haber veriliyor.
Patrik içeri girip oturduktan sonra Ömer Nasuhi Efendi kemal-i azamet ve
heybetiyle içeri giriyor. Patrik ayağa kalkmak mecburiyetinde kalıyor.
Patrikten önce girmesi durumunda bir Müslüman müftü olarak patriğin
önünde ayağa kalkma durumuna düşmemek için böyle yapıyor. İşte bizim
hocalarımız böyle insanlardı. Bir de şimdiye bakın. Bizim ağalar onların
kapısına kadar gidiyorlar ve Ramazan iftarı veriyorlar. Allah aşkına bu
nereden çıktı?! Kime ne iftarı veriyorsunuz? İftarla istihza mı
ediyoruz? İftar sofrası Allah'ın has kullarının ziyafet-i ilahiye
sofrasıdır.
Emin Saraç Hocaefendi
Tamamı
28 Kasım 2012 Çarşamba
26 Kasım 2012 Pazartesi
Hak din yalnız İslam’dır
Hak din yalnız İslam’dır.
Al-i İmran 19
İslam dininden başka din isteyenlerin, dinlerini Allah kabul etmez. Bunlar ahirette en büyük zarara uğrayacaklardır.
Al-i İmran 85
22 Kasım 2012 Perşembe
Ümmetimden bir topluluk (kıyamete kadar)
Allah'ın emrini ayakta tutmaya devam ederler.Onları terk edenler ve
muhalif davrananlara kendilerine bir zarar veremez.Bu, Allah'ın
(kıyamet) emri gelinceye kadar devam eder.Onlar insanlara devamlı üstün
gelirler.
Müslim İmamet,53;
Tirmizi fiten 27..
19 Kasım 2012 Pazartesi
Kadere İnanmak
Ellerini de uylukları üzerine koyduktan sonra: “Yâ Muhammed! Bana İslâm’ın ne olduğunu haber ver!” dedi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
“İslâm; Allâh’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allâh’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse Beyt’i haccetmendir.” buyurdu. O zat: “Doğru söyledin.” deyince biz buna hayret ettik, çünkü hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.”
Sonra o şahıs: “Bana îmandan haber ver!” dedi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Allâh’a, Allâh’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe inanman, bir de kadere; hayrına, şerrine inanmandır” buyurdu. O zât yine: “Doğru söyledin.” dedi. (Müslim, Îman:1, no:8, 1/36-37,
Kaynak
Kaynak
13 Kasım 2012 Salı
KUR'AN'DAKİ SÜNNET
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin; Resul'e ve
sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Herhangi bir konuda ihtilafa
düşerseniz, eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah'a
ve Peygamber'e arz edin. Bu hem hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha
güzeldir."[2]
Bu ayetteki "itaat" vurgusu, "itaat edin"
ifadesine Allah Teala ve Hz. Peygamber (s.a.v) hakkında tekrarlı bir
şekilde yer verilmesinde kendisini göstermektedir. Ayetteki vurgu sadece
bundan ibaret değildir. Burada mü'minler için şiddetli bir uyarı da yer
almaktadır: Ayet, eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, aranızda
çıkan ihtilaflı işlerin çözümünü Allah Teala'ya ve O'nun Resulü'ne
götürün" demektedir. Demek ki, böyle yapmayanların iman iddiası havada
kalmaya mahkûmdur.
Tamamı
Tamamı
27 Ekim 2012 Cumartesi
Ehl-İ Kitap Cennete Girer Mi?
Cennete yalnız Müslüman olanlar girer. Hud suresi 16. ve Tevbe suresi 17. âyet-i kerimelerinde, gayrimüslimlerin iyi amellerinin hiç fayda vermeyeceği, Muhammed aleyhisselama tâbi olmadıkları için Cehennemde sonsuz kalacakları bildirilmektedir. İyi işlere, ibadetlere sevap verilebilmesi için düzgün iman sahibi bir Müslüman olmak şarttır. Kitab-üt-tevhid
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
Eğer Ehl-i kitap [Kur'ana ve Muhammed aleyhisselama] iman edip [kötülükten] sakınsaydı, günahlarını örter, nimetleri bol Cennetlere koyardık. Maide 65
İman edenlere en şiddetli düşmanlık edenler Yahudi ve müşriklerdir. Maide 82
Ehl-i kitap "Yahudi ve Hıristiyanlar hariç hiç kimse Cennete girmeyecek" dediler. O iddia, onların kuruntusudur. Onlara de ki "Doğru söylüyorsanız delilinizi getirin." Bekara 111
Kendi dinlerine uymadıkça, Yahudilerle Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. Bekara 120
İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan hanif, doğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi. Al-i İmran 67
15 Ekim 2012 Pazartesi
Ümmetimin Helâki, Fena Âlimler Ve Cahil Âbidlerdendir.
Nice âlimler vardır ki, hakikî bilgiden, hakikî irfandan nasipleri yoktur. Bunlar, bilgi hafızıdır, bilgi sevgilisi değil.Hz. Mevlana
Ümmetimin helâki, fena âlimler ve cahil âbidlerdendir.
Dârimi
4 Ağustos 2012 Cumartesi
Osmanlı'da Kuran-ı Kerim’in Tahrifini Önleme Yöntemi
Kuran-ı Kerim’in basımı, dağıtımı, öğrenimi, öğretimi, tefsiri ve tatbiki konusunda Osmanlı yönetiminin gösterdiği hassasiyet konusunda Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde binlerce belge bulmak mümkündür. Belgelere göre mukaddes kitabımızın basımı, sadece Osmanlı Devlet Matbaası tarafından yapılmıştır. Böylece Kuran-ı Kerim’in tahrifine yönelik sinsi girişimler önlenmiş, basımında ve dağıtımında gerekli hürmetler gösterilmiştir.
Osmanlı Sultan ve devlet adamlarının emri ile Topkapı, Dolmabahçe, Çırağan ve Yıldız Sarayları’nda; Sultan Ahmet, Süleymaniye ve Bayezid gibi İstanbul’daki Selâtin camiilerinde, Konya Kapı Camii, Edirne Selimiye, Şam Emeviyye Camii gibi Osmanlı ülkesindeki büyük camilerde, Kâbe-i Muazzama ve Ravza-i Mutahhare’de her gün, her saat, her an daimi Kuran-ı Kerim hatimleri yaptırılarak, başta Resûlullah (SAV) Efendimizin ve Ashab-ı Kiramın mübarek ruhları olmak üzere tüm Müslümanların ruhlarına hediye edilmiştir. Bu faaliyetler için vakıflar yapılmıştır.
30 Temmuz 2012 Pazartesi
29 Temmuz 2012 Pazar
Büyüklük Taslayan Âlimler
İbrahim bin Utbe
....
....
Bildiğimizi zannetmemiz öğrenmemizin en büyük düşmanıdır
22 Temmuz 2012 Pazar
Rabıta" Küfür Diyenlerin Kendileri Küfürdedir
Rabıtanın şirk ve küfür ithamına gelince rabıta edilen şahsın buna ehil olup olmadığı davası bir yanda dursun, prensip olarak bu işi inkar etmek, Allah Resulünün ruhaniyetinden, Hazreti Ebûbekir, Abdülhalık Gucdevâni, Şah-ı Nakşibend, Ubeydullah Ahrar, İmam-ı Rabbani, Mevlânâ Hâlid ve daha nice büyüklerin ruha-niyetine kadar topyekün mana âlemini reddetmeye ve bütün bu büyükleri küfürle suçlandırmaya varacağından, küfrün ta kendisidir. Yani "Rabıta" küfür diyenlerin kendileri küfürdedir.
Son devrin din mazlumları
Necip Fazıl K.
Sh:276-277
8 Temmuz 2012 Pazar
Üstad Necip Fazıl’ın İbni Teymiyye Değerlendirmesi
Şimdi bütün bu yolu kaybedişlerin, çamura saplanışların, her şeyi beş hasseden ibaret kuru akıl çerçevesine döküşlerin; ona da nasıl inandıkları ayrı bir mesele teşkil etmek üzere “Nas-Kur’ân hükmü” dışında hiç bir şey kabul etmeyişlerin ve Kur’ân’ı kuru akla göründüğü gibi ele alışların baş temsilcisi İbn-i Teymiyye‘ye sıra geliyor.
Sekizinci Hicrî Asrın bu kuru kafası, kendisinden birkaç asır ilerideki Vehhabîliğe, ondan 1 asır sonra da Mısırlı Muhammed Abduh ve Efganlı Cemaleddin’e (Cemaleddin-i Efganî) uzaktan ve yakından ana zemini kurmuş ve İslâmı yıkılmak üzüre bir bina farzedip onu dışından payandalamak isteyen daha sonraki (reform)culara doğrudan doğruya veya dolayısiyle dayanak olmuştur.
Bir âlim, evet… Fakat… Kuru, hedefini şaşkın, sır âleminin vecde düşürücü müşahedesini kaybetmiş ve derinliğine hikmet ufuklarını karanlığa boğmuş bir ilim, hiçbir şey bilmemekten daha kötüdür. îbn-i Teymiyye bu ikinci sınıfın baş örneğidir; ve mesleği, kısaca, şeriati dış çehresiyle ele almak, onu uzunluğuna ve genişliğine ele alırken derinliğinden mahrum ederek hacimden uzaklaştırmak ve satıh haline getirmek ve bu yolda İslama bir nevi maddecilik ve kuru akılcılık getirmeye kalkışmış olmaktır. Yâni İbn-i Teymiyye, şeriati doğrulayıcı akla, onun gördüğünden-ötesini kabul etmemekle, farkında olmaksızın bir nevi selâhiyet ve hâkimiyet tanımış oluyor ki, akla böyle bir selâhiyet ve hakimiyet tanımak, hem aklı, hem imanı anlamamak ve dalâletin en dipsizine düşmek oluyor.
Eğer insan “ben Kur’an-ı aklımla tefsir ederim” dese de tefsiri Beyzavî Tefsirinin aynı olsa yine küfürdedir.
Aynı akılla Allah’ı inkâr edenler, ters tarafından İbn-i Teymiyye ile aynı daire içinde mahpusturlar. Bu bahis gayet girift ve uzundur ve İbn-i Teymiyye mektebinin bazı ihtilâtları, hattâ son zamanlarda yurdumuzda talebe kaydetmeye kadar giden sirayetleri ve kolayca yerleşme avantajı bakımından ne kadar üzerinde durulsa yeridir.
Akla bahşedilen öyle bir kolaylık ve ucuzluk ki, yarım akıllara İlâhî esrara karşı bir nevi horozlanma sevdasını veriyor, İlâhî esrarı çözülmüş şifre kâğıtları halinde sepete attırdığının farkında olmuyor; ve işte bu haliyle günümüzde İslâm Enstitülerine kadar sızmış ve bazı gruplar arasında modalaşmış bulunuyor.
Tasavvufu inkâr etmek, Resuller Resulünün ruhâniyet ve bâtınını tanımamaya varır ki, hem de sözde şeriatten yana görünmenin maskesi altında topyekûn ve en hain şekilde küfre ulaşır. Bu gibilerin (diyalektik) tekerlemeleri ise, (Sokrates)in buluşiyle, flüt çalana inanıp da flüte inanmamak derecesinde hayalî bir abes ve hamakat teşkil eder. Anlaşılmaza inanıyor da onun tecellilerindeki sırrîlik ve gizliliğe inanmıyor!!!
Koca İmam-ı Gazalî… Aklı akılla tükettikten sonra şöyle der:
“- Aklın hudut noktasına vardım ve gördüm ki, onunla erişmek boş hayâl… Peygamberin ruh feyzine yapışmaktan ibaret her şey… Öyle yaptım ve kurtuldum. Peygamberlik tavrı aklın ötesidir.”
Bunlarsa aklı tüketip ötesine geçenler değil, en iptidaî aklın tükettikleri…
Kocakarıların hayâl aynasındaki mevhum çizgilerle, Allah’ın esrar perdesindeki sonsuzluk nakışları ve tasavvufun sahtesiyle gerçeği arasında ayırd edici meleke, işte İbn-i Teymiyyede mevcut olmayan selim akıl ve mümîn kalbleri ışıldatıcı ilâhî nurdur. Nur yoksunu, o…
Türkiye'nin Manzarası
Necip Fazıl Kısakürek
6 Temmuz 2012 Cuma
Ne Yapılmak İstendiğini Açık Yüreklilikle İslamoğluna Sordu
Kader ve Kaza meselelerinin Müzâkere edildiği 22 Haziran 2012 Tarihli İlm-i Hâl Programında Hasan el-Basrî'nin (Rahimehullah) Kader ve Kaza ile ilgili görüşlerinden bahsedildikten sonra Kader Risalesi olarak bilinen mektubun Hasan-ı Basrî'ye aidiyet (mevsukiyeti) konusuna değinildi.
Ebubekir Sifil, İslamoğlu tarafından şerh edilen risale ile kendi ellerinde bulunan risalenin aynı olmadığını beyan ettikten sonra Ne yapılmak istendiğini açık yüreklilikle İslamoğlu'na sordu ...!!!
Ebubekir Sifil, İslamoğlu tarafından şerh edilen risale ile kendi ellerinde bulunan risalenin aynı olmadığını beyan ettikten sonra Ne yapılmak istendiğini açık yüreklilikle İslamoğlu'na sordu ...!!!
5 Temmuz 2012 Perşembe
Türkleri Yok Etmenin Gizli Planları
Yunan isyanı patlak verdiği günlerde Patrik Gregorius Ruslarla mektuplaşarak Türklerin nasıl yok edileceğine yönelik komplo planlarının ele geçirilmesi idi. Nitekim Patrik Gregorius, Rus Çarı I. Aleksandr’la gizlice mektuplaşmış; mektupların birinde, "müşterek düşman" gördükleri Türklerin nasıl yok edileceğine dair tavsiyelerini dile getirmişti.
Türkiye’de bulunduğu süre içinde Türklük aleyhine epey faaliyetlerde bulunmuş olan Rus Elçisi General İgnadyef, hatıratında, bu mektupla ilgili olarak şunları söyler:
"Mahmud Nedim Paşa’nın, Sadrazamlıktan istifa ettiği gün Patrikhaneye gitmiştim. Patrik Germanos, sohbetimiz sırasında Patrikhane’deki inşaat esnasında çıkan bir sandık içinden, Sultan Mahmut zamanında Yunan istiklaline yardım suçuyla asılan selefi Gregorius’un o zamanki Çarımız Aleksandr’a gönderdiği bir mektubun müsveddesini bana okudu. Ele geçtiği zaman Germanos’un bile felaketine sebep olabilecek bu mektup, ölen Patrik’in, Türkleri dünya siyasî ve askerî hayatından korkulacak bir varlık olmaktan çıkaracak, hatta bağımsız bir millet olabilmekten mahrum edecek çok dikkate değer tavsiyeler içermekteydi. Benim Osmanlı Devleti nezdinde vazifede olduğum esnada (1864–1878) bu teşhisler tamamen isabetle tecelli etti"
Fener Patriği Gregorius’un, Türkleri içerden yok etme düşüncelerini taşıyan bu vesikayı ibret nazarlarınıza sunuyoruz:
"Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü, Türkler çok sabırlı ve dayanıklı insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet–i nefs sahibidirler. Bu hasletleri de dinlerine olan bağlılıklarından ve kadere rıza göstermelerinden, geleneklerinin kuvvetinden; padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaat duygularından gelmektedir.
Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da geleneklerine olan bağlılıklarından, ahlâklarının selabet ve safiyetinden, bilhassa dinî ve manevî hayatlarının tanzim ve tedvin eden şahsiyetlere olan bağlılık ve hürmetlerinden gelmektedir.
Türkleri evvela bu din ve manevî şahsiyetlerinden mahrum bırakmak, buhran anlarında irşâd vazifesini ifa edecek şahsiyet ve mihraklardan nasipsiz kılmak icap eder. Bunun da kestirme yolu dinî ve manevî hayatı temsil eden teşkilat ve şahsiyetleri, milletleri üzerinde etkili kudret olmaktan çıkartmaktır. Halkı da millî ve manevî geleneklerine uymayan dış telkin ve fikirlerle tahrip etmektir.
Türkler dış yardımı reddederler, haysiyet duyguları buna manidir. Velev ki, geçici bir zaman için zahiri kuvvet verse de, Türkleri dış yardıma alıştırmalıdır.
Maneviyatları sarsıldığı gün kendilerinden şeklen çok kuvvetli, kalabalık ve zâhiren hakim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olacaktır..."
Fener Patriği Gregorius’un, Türkleri içerden yok etme düşüncelerini taşıyan bu vesikayı ibret nazarlarınıza sunuyoruz:
"Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü, Türkler çok sabırlı ve dayanıklı insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet–i nefs sahibidirler. Bu hasletleri de dinlerine olan bağlılıklarından ve kadere rıza göstermelerinden, geleneklerinin kuvvetinden; padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaat duygularından gelmektedir.
Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da geleneklerine olan bağlılıklarından, ahlâklarının selabet ve safiyetinden, bilhassa dinî ve manevî hayatlarının tanzim ve tedvin eden şahsiyetlere olan bağlılık ve hürmetlerinden gelmektedir.
Türkleri evvela bu din ve manevî şahsiyetlerinden mahrum bırakmak, buhran anlarında irşâd vazifesini ifa edecek şahsiyet ve mihraklardan nasipsiz kılmak icap eder. Bunun da kestirme yolu dinî ve manevî hayatı temsil eden teşkilat ve şahsiyetleri, milletleri üzerinde etkili kudret olmaktan çıkartmaktır. Halkı da millî ve manevî geleneklerine uymayan dış telkin ve fikirlerle tahrip etmektir.
Türkler dış yardımı reddederler, haysiyet duyguları buna manidir. Velev ki, geçici bir zaman için zahiri kuvvet verse de, Türkleri dış yardıma alıştırmalıdır.
Maneviyatları sarsıldığı gün kendilerinden şeklen çok kuvvetli, kalabalık ve zâhiren hakim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olacaktır..."
30 Haziran 2012 Cumartesi
Modernite, Zahirde/Dış Dünyada Olduğundan Daha Fazla, “Bilinçaltı” Seviyesinde Hakimiyet Kurmuştur Üzerimizde.
Müslümanlar modern çağa gerektiği ölçüde mukabelede bulunabiliyor mu? Bu soruya gönül rahatlığı içinde “evet” demek isterdik. Ama realite yazık ki buna izin vermiyor. Modernite, zahirde/dış dünyada olduğundan daha fazla, “bilinçaltı” seviyesinde hakimiyet kurmuştur üzerimizde. Dolayısıyla ona gerektiği gibi mukabelede bulunmak ancak Müslüman bireyin bilinçaltının İslamî kodlarla yeniden inşa edilmesiyle mümkün olabilecektir.
Peki bunu kim/ne yapacak?
Zannedildiğinin aksine bunu Kur’an ve sünnet “doğrudan” yapmaz. Zira Kur’an ve sünnet bizim hayatımıza İslamî ilimler vasıtasıyla girer. İslamî ilimler olmadan Kur’an ve sünnetin rehberliğinden muradullah ve murad-ı Resulullah istikametinde istifade etmek mümkün değildir.
İslamî ilimlerin Kur’an ve sünnetin rehberliğinden bihakkın istifadenin yegâne zemini olduğu tespitinin detaylı temellendirmesini başka yazılara bırakarak burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Buradaki “İslamî ilimler” vurgusu, zannedildiğinin aksine, hadis, fıkıh ve tefsirden önce, iki disiplini hedefler: Usul-i Din ve Usul-i Fıkıh.
Usul-i Fıkıh, Kur’an, sünnet ve diğer referanslardan Müslüman’ca bir hayatın istintaç edilmesini (yani bir anlamda pratiği) temin ederken, Usul-i Din (kelam, akaid) ilmi Müslüman bilincinin/algısının parametrelerini ortaya koyar; varlığa ve eşyaya ilişkin değerlendirmelerimiz bu zeminde vücut bulur.
Modern zamanlarda ümmet, Kur’an ve sünnetle irtibatını yeniden canlı kılma ve hayatı yeniden Kur’an ve sünnet zemininde inşa etme iradesini gösterirken, bunun nasıl olacağı sorusunun cevabı üzerinde yeterince ciddiyet göstererek durduğumuzu söylemek zor.
Evet, Kur’an’a tefsir ve hadis kitaplarına şerh yazma faaliyeti bugün de devam ediyor; fıkıh konusunda ihtisas sahibi olanlar fetva vermeye ve ümmetin aktüel problemlerine çözüm üretmeye devam ediyor. Ama bütün bunlar olup biterken ayağımızı “gerçek anlamda” Usul-i Din ve Usul-i Fıkıh zeminine basıyor muyuz, işte burası tartışmalı.
Tartışmalı; zira aksi olsaydı Kur’an’a tefsir yazanlarımız Ehl-i Kitab’ı Cennet’e gönderme garabetine düşmez, hadislerle iştigal edenler mezhep düşmanlığı illetine düçar olmaz, fetva verenler “İslam’a göre mi, mezheplere göre mi” gibi sanal tezatlar üretmezdi… Anormalliğin, burada örnek kabilinden zikrettiğim durumlarla sınırlı olmadığı ehlinin malumudur.
Söz konusu anormalliğin ortadan kaldırılması, “asleyn”in, yani Usul-i Din ile Usul-i Fıkıh disiplinlerinin yeniden ve “etkin biçimde” gündeme sokulmasıyla mümkün olabilecektir.
İşte Said Fûde’yi önemli kılan da bu! Filistin asıllı Ürdünlü araştırmacı Fûde, Amman’da başında bulunduğu ilmî müesseseler ve etkin biçimde kullandığı internet vasıtasıyla ümmetin dikkatini, ayağımızı basmamız gereken gerçek zemine çekmeye adamış kendisini. Genç yaşına rağmen (henüz 45-46 yaşlarında) oldukça velud. Telif ettiği veya tahkik ederek ta’lik yazarak neşrettiği eserlerin adedi 80′i aşmış durumda.
……
Said Fûde bu bayrağı İslam dünyasında neredeyse tek başına taşıyan isim. Bu toprakların Said Fûde’leri nerede?
Etiketler:
Ehli Sünnet,
İlim,
İslam,
İtikad,
Mezhepsizlik,
Modernite
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



