8 Mayıs 2010 Cumartesi

Osmanlı'nın Ehl-i Sünnet Hassasiyeti

Osmanlı devleti; Mekke Hanefi müftüsü meşhur Seyyid Muhammed İbn Dahlan’ın da övgü dolu sözlerle vurguladığı gibi Asr-ı Saadetten sonra İslamiyet’e en çok hizmet eden İslam devletidir. Özellikle; İslamiyet’in öğrenilmesi, öğretilmesi, yaşanması ve yayılması, ilahî nizamın uygulanması konusunda üstün gayretler ve destanlaşmış fedakârlıklar gösteren Osmanlı yönetimi; bunu yaparken de “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” çizgisindeki hassasiyeti ile temayüz ve tebarüz etmiştir.

Osmanlıların ehl-i sünnet hassasiyeti daha devletin kuruluş aşamasında karşımıza çıkmaktadır. Ertuğrul Bey’in Kuran-ı Kerim’e karşı hürmeti ile başlayan bu kutlu uğraş, Osmanlı cihan devletine adını veren Osman Gazi’nin yaşayış, anlayış ve imanı ile çağları aşan bir devletin ve medeniyetin muştusu haline dönüşmüştü. Osman Gazi; oğlu Orhan Bey’e bıraktığı vasiyeti ile devletini hangi sağlam temeller üzerine oturttuğunu da ortaya koymuştur: “Ey devlet ve ikbal sahibi oğlum!... Ulemaya riâyet eyle ki din işleri nizam bulsun!... Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbal ve yumuşaklık göster!... Askerin ve malın ile gururlanıp, âlimlerden uzaklaşma!... Padişahlığın aslı ve esası İslamiyet’tir. Bu sebeple Hz. Allah’ın emirlerine muhalif bir iş yapmayasın. Bizim yolumuz Allah yoludur ve gayemiz Hz. Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir.” Bu sözler, Osmanlının neden hâlâ kıtalar ötesi Müslümanların bile sevgi, dua ve hayranlığını kazandığını, neden hâlâ hasret şiirlerine, çileye uğrayanların ağıtlarına konu olduğunu göstermektedir. Hatta eski Osmanlı coğrafyasının gayr-ı Müslimleri bile bu ağıt ve hasret destanlarına katılarak tek kutuplu, küresel emperyalizme karşı “Osmanlı adaleti” istemektedirler.

Devamı

19 Şubat 2010 Cuma

2010: Kur'an Yılı


Diyanet İşleri Başkanlığı 2010 yılını "Kur'an Yılı" ilan etmiş. İnsanı ve toplumu hak ve hakikat zemininde inşa etmek üzere gönderilmiş olan Son Mesaj'ın gereği gibi anlaşılması, yaşanması ve haberdar olmayanlara aktarılması Ümmet-i Muhammed'in temel görevlerinden birisi, hatta birincisidir. Toplumumuzda gün geçtikçe daha fazla yaygınlık kazandığı müşahede edilen ahlak erozyonu, suçluların, suç oranlarının ve çeşitlerinin artması, toplumsal dokunun giderek daha fazla zedelenmesi… gibi olumsuzlukların önüne ancak Kur'an'ın diriltici mesajıyla geçilebilir. Bu doğru.
Ancak bir başka doğru daha var: Kur'an meali okuma furyası baş gösterdiğinden beri kafası karışık insanların sayısında artış kaydediyoruz. "Kafası karışık"la kasdettiğim, "Ben Kur'an'ın şurasını anlayamadım, doğrusu nedir?" tarzındaki masumane arayışlar değil. Eline geçirdiği bir meali okuduktan sonra Kur'an tarihi, Kur'an ilimleri, Kur'an-Sünnet ilişkisi, itikad, ahkâm… konularında "allame-i cihan" kesilen insanları kastediyorum. Bu normal bir şey midir? Bir meal okumakla insan gerçekten bütün bu konularda görüş beyan edecek kıvama erebilir mi?
Üstelik piyasada mevcut yüzlerce mealden hangisinin yazarının İlahi Mesaj'ı daha doğru anlayıp aktardığı konusunda elimizde bir ölçüt de mevcut değil. Bizzat Diyanet'in Nisan-2003'te İzmir'de tertip ettiği Kur'an Mealleri Sempozyumu, "meal" olgusu etrafında sanıldığından daha büyük problemlerin yumaklanmış olduğunu hayli çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

"Meal meselesi" hallolmadan Başkanlığın sitesinde yer alan, "günümüz insanına yapılan bu ‘Kur’an’la buluşma’ çağrısı, koca ömrünü gölgeler ve fani hevesler peşinde tüketen, bilgisizliği, hırs ve kibri yüzünden iki adım ötesini göremez olmuş modern insanın salt Kur’an’la bilgilenmesi imkânı değil, aynı zamanda Kur’an ikliminde soluklanması, Kur’an ahlakı kazanması, ilahi kelamın esintisi ile üzerindeki ölü toprağının kalkması, varoluşa hikmetle ve iz’anla bakarak huzur bulması ve dirilmesi fırsatıdır" tarzındaki açıklamanın gerçeğe tekabül etmesi mümkün müdür?
Adını andığım sempozyumda sunulan tebliğler ve yapılan müzakereler 2 cilt halinde basılmış durumda.[1] Orada bizzat Diyanet'in neşrettiği meali muhtelif açılardan eleştiren bir tebliğ de yer alıyor[2] Tek başına bu durum bile "meal problemi" çözülmeden Kur'an'a yapılan vurgunun da çağrının da pratik bir anlam taşımayacağını göstermeye yeterli.

Yine o tebliğlerde, ülkemizde "çok satan" meallerden M. Esed ve Y.N. Öztürk'e ait olanların, eleştirel olarak üzerinde en fazla durulan mealler olması hayli manidar bir durum. Bir kısmı daha sonraki tarihlerde neşredildiği için o sempozyumda bahse konu edilmeyen –M. İslamoğlu, İ. Eliaçık gibi isimlere ait– mealler de hesap edilerek düşünüldüğünde, meal meselesinin "problem" olmaktan çıkıp, ilim adamları ve ilmî mahfiller tarafından bir an evvel el atılması gereken bir "kriz"e dönüşmekte olduğu daha net olarak görülecektir.
Konuya yüzeysel olarak ve dışarıdan bakanlara bile, "Tutarlı bir kitap bunların hepsini aynı anda söylüyor olamaz" dedirten çeviri farklılıkları ve taban tabana zıt anlama tarzları Kelam-ı İlahi'nin mümkün olduğunca uzağına itilmelidir. Kur'an-ı Mübin bu türlü çelişkilerden sonsuz kere münezzehtir.
Elbette bunu söylerken Kur'an'ın, farklı anlama tarzlarına imkân tanıyan kelime ve ayetler ihtiva ettiğini görmezden geliyor değilim. İhtilafın mümkün ve hatta yerine göre "kaçınılmaz" olduğu yerlerdeki farklı tercihlerden rahatsızlık duymanın Kur'an adına sağlıklı bir tavır olduğunu söylemek mümkün değil.
Benim dikkat çekmek istediğim nokta, nazil olduğu tarihten modern zamanlara kadar bütün Ümmet tarafından belli bir istikamette anlaşılmış ve tefsir edilmiş ayetlerin, modern değerlere ve dünyaya ters düşmeme gayretkeşliğiyle çarpıtılması. Meal bunun vasıtası, "Kur'an'a çağrı" da perdesi… 
Ebubekir Sifi


Kaynak

17 Şubat 2010 Çarşamba

Ehli Sünnet, Günümüze Ne Söyler?

 
Ümmet-i Muhammed'in "acil" gündemlerinin bulunması, "itikadda mezhebin ne?" sorusunu erteler mi? Ya da bu gündemlerle iştigal eden bir kimsenin itikadda herhangi bir mezhebin mensubu olmadığını söylemesi gerçekte neye tekabül eder?
Şurası açık ki, geçmişte Ehl-i Sünnet ile bid'at fırkalar arasında cereyan etmiş kelamî münakaşalarda gündemde olan hususların birçoğu günümüzde güncelliğini yitirmiş durumda. Kimse cevher, araz, cüz'-i la yetecezze... gibi konularla ilgilenmiyor.

Ancak bu, itikadın ve itikadî kabullerin güncelliğini, daha da önemlisi, "önemini" yitirdiği anlamına elbette gelmez. Zikrettiğim hususlar ve benzerleri, kelam sisteminin temelleri/öncülleri üzerine o dönemde tartışma gündeminde bina edilmiş meselelerdi. Bugün aynı temeller/öncüller varlığını devam ettiriyor; değişense, o öncüller üzerine bina edilen, edilmesi gereken meseleler.

Ehl-i Sünnet, "Sünnet"e bakışıyla diğerlerinden ayrılır. Bu en temel noktadır. Burada dikkat edilmesi gereken o ki, herkes bu nokta üzerinde görüş birliği ettiği halde, bunun pratik yansımaları hakkında çoğu kimse fikir sahibi olmadığı için, bu temel kabulün ayakları çoğu zaman yere basmıyor.
Oysa mesela Kur'an'ın herhangi bir ayetinin Sünnet verileri dikkat alınmadan tefsir edilmesi veya meallendirilmesi, aynı zamanda kişinin itikadî çizgisini ele veren bir göstergedir.
Hadisler ve hadis ravileri hakkındaki mülahazalar da bu noktanın uzantısı olarak kişinin itikadî çizgisinin tebellür etmesinde rol oynar. Bir kimse, herhangi bir makbul hadis hakkında veya sahabeden herhangi birisi konusunda küçümseyici bir tavır takınıyor, kendisini onları yargılayıcı/sorgulayıcı mevkide görüyorsa, Ehl-i Sünnet çizginin dışına düşmüş demektir.

Burada bir noktayı açıklığa kavuşturalım: "Delil olmaları", "bilgi ifade etmeleri" noktasında hadislere burun kıvırmak başka şeydir, Usul-i Fıkıh sistemi doğrultusunda hadisler arasında tercihte bulunmak başka şeydir. Aynı şekilde Sahabe nesline karşı herhangi bir hassasiyet göstermemekle, tearuz esnasında sahabîlerin rivayetleri ve kabulleri arasında tercih yapmak da birbirine karıştırılmamalıdır...
Hadislerin dinde/itikadda delil olamayacağını söylemek, Kur'an'ı sırf kendi görüşüne veya günün revaçta olan telakkilerine uygun tarzda tefsir etmek, hatta amelde herhangi bir mezhebi taklid etmediği iddiasında bulunmak, Selef'e, ulemaya, sulehaya burun kıvırarak bakmak Ehl-i Sünnet dışı tutumların tezahür ettiği başlıca alanlardır. Bir kimseden bunların sadır olduğunu müşahede ederseniz, tereddüt etmeden anlayın ve bilin ki o kimse Ehl-i Sünnet değildir. İstediği kadar bizimle aynı safta namaz kılsın, istediği kadar başörtüsüne özgürlük mücadelesi versin, istediği kadar "Gazze" desin...
"Başörtüsüne özgürlükten, Gazze'den, Ümmet'in problemlerinden daha önemli mi Ehl-i Sünnet olmak? Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyip de sırtüstü yatanlar yahut dünyevî mülahazalarla şu veya bu çevreyle aynı safta yer alanlar ne olacak?" diye sorulduğunu duyar gibiyim.

Hemen söyleyeyim: Tabii ki başörtüsü meselesi önemli, elbette Gazze ve kanayan diğer yaralarımız ötelenemez; ancak sırf bu meselelerle ilgileniyor diye bir kimsenin, -mesela- hadislerin Din'deki merkezî konumunu zayıflatmaya dönük gayretlerini yahut Sahabe nesli hakkındaki olumsuz tutum ve düşüncelerini görmezden gelmeye Din adına hakkımız var mıdır? Ümmet'in o hassas gündemlerinde, o kanayan yaralarının tedavisinde birlikte hareket etmek başka şeydir, Din tasavvurunu oluşturan temel unsurlarda gayr-i makbul tutumların benimsenmesi, hoş görülmesi daha başkadır. O hassas gündemleri öne sürüp, itikadî hassasiyeti "mezhepçilik" olarak takdim edenler, aslında kendi mezheplerinin propagandasını yapıyorlar. Bu nokta hakkında uyanık olmak gerekir.
Zaman zaman bu konuya döneceğiz kısmet olursa.


14 Şubat 2010 Pazar

Meal Tartışmaları Ve İlk Mealciler


Meşrutiyetle beraber, Mısır Ezher Üniversitesi mensubu dinde reform yanlısı kimselerin bozuk fikirlerinin etkisi Osmanlı aydını üzerinde görülmeye başladı. Ezher, Batı’nın, İslamı içeriden yıkmada üs olarak kullandığı bir merkezdi. Etkili öğretim üyelerinin çoğu Batı hayranı mason kimselerdi.
Bunlar, asırlardır yapıla gelen uygulamaları bir tarafa bırakıp, dine yeni yorumlar getirerek dinde karmaşa çıkardılar. Geçmiş âlimleri ve kitaplarını çeşitli bahanelerle gözden düşürerek, halkı doğrudan Kur’an-ı kerime yönlendirdiler. Maksatları, dinde birlik ve beraberliğin kaynağı olan, âlimleri ve fıkıh kitaplarını yok ederek birliği bozmak, dini tartışılır hale getirmekti. Onlar da biliyorlardı ki, her meal farklı olacak, bunları okuyan herkes de ayrı bir mânâ, ayrı bir hüküm çıkartacaktı.
Bu sinsi maksadı gören gerçek âlimler halkı uyarmaya başladılar. Bu önemli konu gazetelerde, dergilerde tartışıldı. Dini, Kur’an tercümelerinden ve meallerinden öğrenmenin dine vereceği zararlar, 1924 yılında Sebilürreşad dergisinde uzun uzun tartışılmıştır.
Zararlı faaliyet
Kur’an-ı kerim tercüme ve meallerinin yayılması karşısında, o günün Diyanet İşleri Başkanlığı da hareketsiz kalmamış, Müslüman halkı uyandırmak maksadıyla bir beyanname yayımlamıştı. Bu uyarılar özetle şöyleydi:
1- Kur’an tercümesi furyası, İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra başlamış zararlı bir faaliyettir.
2- İkinci Meşrutiyet’ten önce, Osmanlı devleti, dinî yayınları kontrol altında tutuyor ve ulu orta, yalan-yanlış tercüme ve tefsirlerin neşrine asla müsaade etmiyordu.
3- Müşrutiyet’ten sonra, basın hürriyetinden istifade eden birtakım art niyetli kimseler, gayrı müslimler, dinsizler, sinsi gayelerine uygun Kur’an tercümeleri neşrine başlamışlardır.
4- İlk Kur’an tercümesini Zeki Megamiz adlı bir Hristiyan Arap yapmıştır.
5- Daha sonra, Cihan Kütüphanesi sahibi Ermeni Mihran Efendi, Kur’an tercümesi basanların öncülüğünü yapmıştır.
6- Türkçe Kur’an demek, küfür sözüdür. Kur’an-ı kerim İlâhidir. Kur’an’ın tercümesi olmaz.
7- Kur’an-ı kerimi Fransızca, İngilizce, Almanca tercümesinden Türkçeye çeviren, Müslümanlıkla ilgisi olmayan Batı hayranları bile çıkmıştır.
8- Müslümanlar arasında dinî otorite ve hiyerarşi kavram ve kurumunu yıkarak, sözü ayağa düşürmek, ehl-i sünneti sarsmak ve dinin temellerini dinamitlemek isteyen kötü fikirliler, Kur’an tercümeleri vasıtasıyla, İslâm dünyasında bir reform hareketi başlatmak istemektedir.
9- İslâmiyeti halka ve gençlere Kur’an tercüme ve mealleri ile öğretmeye çalışmak, son derece yanlış ve zararlı bir metoddur.
O dönemde kimler meal, tercüme yapmamış kı? Mason Ömer Rıza Doğrul... Arapça bilmeyen İsmail Hakkı Baltacıoğlu... Yıllar geçtikten sonra ehli sünnet olmadığını kendisi ilan eden Abdülbaki Gölpınarlı ve daha niceleri... Yine, Türkiye’de Lions Kulüplerinin örgütlenmesini yapan Osman Nebioğlu, 1943 yılında kurduğu Nebioğlu Yayınevi tarafından “Türkçe Kur’an-ı kerim” adı ile meal bastırmıştır. (Cengiz Özkaynakçı, İblisin kıblesi, s. 210)
Şu anda çoklarının kafasına, “İslâmiyeti öğrenip, din kültürü edinmek istiyorsan, alacağın ilk kitap bir Kur’an mealidir” yanlış fikri iyice yerleştirilmiş bulunmaktadır. Bu fikir dimağlardan mutlaka sökülüp atılmalıdır. Yoksa dinde kargaşa önlenmez ve din yıkılır gider.
İçeriden yıkma faaliyetleri
Şu husus iyi bilinmelidir ki, Müslümanlar için yegâne kurtuluş metodu imanda, ibadette, muamelatta ve ahlâkta ehl-i sünnet büyüklerinin fıkıh ve ilmihâl kitaplarını okuyup, bunlarla amel etmektir.
Dinimizde Kur’an meal ve tercümesi bezirgânlığının yeri yoktur. Türkçe meal ve tercümeler, aslı Arapça olan Kur’an-ı kerimin yerini asla tutamaz. Her Müslümana bir, hatta on çeşit Kur’an tercümesi verseler, o, bu tercümeleri mütalaa ederek, gerekli ilmihal bilgilerini öğrenemez.
Son devrin büyük din âlimlerinden Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Mes’eletü Tercümeti’l-Kur’an adlı eserinde, Kur’an tercümesi modasının arkasındaki gizli ve sinsi emelleri ve dinimizi içten yıkma plânlarını açıklamaktadır.

14 Ekim 2009 Çarşamba

Sapıtan Sapıtmıştır, Bari Kalan Müslümanları Uyaralım.


Müslümanların hepsi din konusunda birlik olabilir mi?
Olamaz. Olamayacaklarını Peygamberimiz (Salat ve selâm olsun O'na) 1400 yıl önce haber vermiş; "Ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır" buyurmuştur. Yine, bu 73 fırkadan sadece birinin kurtuluş fırkası olduğunu, ötekilerin ehl-i nâr olduğunu açıkça söylemiştir.

Peki, bu durumda biz Müslümanlar ne yapmalıyız?

Peygamberimiz, Ümmeti içinde ihtilâf ve tefrika baş gösterince Sevad-ı Âzam'a (Büyük karaltıya, büyük topluluğa) tâbi olmamızı öğütlemiştir. Bu büyük karaltı nedir?

Kur'ân'a, Sünnet'e, icmâ-i ümmete, cumhur-i ulemâya tâbi olan büyük cemaattir.

Gerçek müctehid imamlardır, gerçek büyük fukahadır, gerçek müfessirler, gerçek muhaddisler, gerçek ulemâdır.

Bunlara niçin güveniriz?.. Çünkü onlar kopuksuz sahih silsilelerle Peygamber Efendimize bağlıdırlar. Çünkü onların icazeti vardır.

Bugün İslâm dünyasında Kur'ân, Sünnet,İcmâ-i Ümmet ehli ile en fazla tartışan, çekişen, münakaşa eden tâife kendilerine Selefî adına takmış fırkadır. Bunlar homojen değildir, bir yığın şubeye, alt-fırkaya ayrılmışlardır.

Bunların çoğunluğu Muhammed ibn Abdilvehhab'ı imam, din önderi, rehber ve kılavuz olarak kabul eder.

Biz Ehl-i Sünnet ise onun kardeşi Süleyman ibn Abdilvehhab'ı gerçek âlim ve fakih, gerçek rehber olarak kabul ederiz. Süleyman ibn Abdilvehhab, kardeşi Muhammed'i tenkit etmiş, aleyhinde kitap yazmıştır.

İki kardeş var. Biz Süleyman'ı tutuyoruz, doğru buluyoruz, bu suç mudur?

Ehl-i Sünnet kardeşlerimi acizane ve nâçizane uyarıyorum: Onlarla tartışırken kesinlikle galiz kelimeler kullanmayalım, şirk ve küfürle suçlamayalım, onların seviyesine inmeyelim.

Maalesef onlarda bedevî hoyratlığı ve kabalığı görülüyor. Müslümanca, sakin, terbiyeli, kardeşlik hukukuna riayet ederek tartışamıyorlar.

Onlara kalırsa şu bir buçuk milyarlık İslâm dünyasında kaç Tevhid ehli kalır? İmamı Eş'arî ve İmamı Mâturidî (hâşâ) sapık... Ehl-i tasavvuf ve tarikat müşrik kâfir... Yâ Nebiyyallah diyen kâfir... Yâ Abdülkadir diyen müşrik... Evet soruyorum, kaç Müslüman kalır bu dünyada o Selefîlerin ölçüleriyle?..

İslâm ifratı ve tefriti kabul etmez.

Lâ ilâhe illallah diyen, namazı kılan, zekâtı veren, Kur'ân'ı imam ve düstur kabul eden, Sünnet'e sarılan, fıkhı ve şeriatı kabul eden bütün Ehl-i Kıble Müslüman’dır. Onlara kâfir diyenin kendisi kâfir olur.

Bir kısım selefîler, müşrikler için inmiş ayetleri, kendi yollarından gitmeyen Müslümanlar içinmiş gibi gösteriyor. İftira ediyorlar.

Selefîler dünyadaki bütün Müslümanları kendilerine benzetmek istiyor. Ellerinde büyük paralar, büyük imkânlar ve petro-dolarlar var.

Fitne ve fesadı onlar çıkartıyor. Oyunlarına gelmemek için onlarla fazla tartışmayalım.

Sapıtan sapıtmıştır, bari kalan Müslümanları uyaralım.
İtikatta Eş'arîlik haktır.

Mâtüridîlik haktır.
Ehl-i Sünnet ve Cemaat haktır.

Gerçek tasavvuf ve gerçek tarikat haktır.
Tevessül ve istigase haktır.


Peygamberimizin, kabrinde kendisine lütf edilmiş özel bir hayatla diri olduğu ve ümmetinin salat ü selâmlarının ona bildirildiği, o selâmları cevaplandırdığı haktır.

Allah'ın veli kulları olduğu, onların kerametleri olduğu haktır.

Efendimizin âlem-i mânâda ve yakaza halinde görülmesi haktır.

Ayakta, oturduğu halde, uzandığı yerde, sesli olarak veya içinden, tek başına veya grup halinde Allah'ı zikr etmek haktır.

Zikrullah ile cûş u huruşa gelip elinde olmaksızın sema etmek haktır.

Yüce Allah'ın bazı meleklerini ve veli kullarını birtakım hizmetlerle vazifelendirmesi haktır.

Maddî bedenin ve cismin fânî olduğu, ruhun ölmediği haktır.

Tarikat ve tasavvuf taraftarı Müslümanlara müşrik ve kâfir demek sapıklıktır, bâtıldır, zulümdür.

Zikrullah yapan dervişin vecd halinde ateşin onu yakmaması, zehirli akrep ve yılanın onu sokmaması hep birer bürhandır.

Bütün bunlar Allah'ın yaratması ile olan şeylerdir. Allah dilemezse minicik bir sinek kanadını bir kere bile kıpırdatamaz.

Vecd halinde avucunda kor tutan dervişe bak da, ateşin İbrahim Halilullah efendimizi niçin yakmadığını iyice anla.

Gerçek sûfîler İslâm'ı en iyi yaşayan Müslümanlardır. Tarikat ve tasavvuf velileri, pîrleri, sadatı hep muhterem sâlih ve veli şahsiyetlerdir.

Tevhid'i en iyi anlamış olanlar onlardır.

Onlar fenafillah makamına yükselmişlerdir.

Onlar âmirîni bi'l-mâruf ve nâhîne 'ani'l-münkerdir.

Onlar hâdidir, onlara tâbi olan, onları taklid edenler hidayet bulur.

Resulullah Efendimiz, Allah'ın takdiriyle zaman zaman Müslümanların yardımına gelirler. Herkes göremez, nasibi olan görür.

Efendimizin, Allah'ın izniyle şefaat etmesi haktır.

Ey aşırı gidenler!.. Allah'tan korkunuz ve Tevhid Ehli din kardeşlerinizi pek ucuz, pek kolay şekilde şirk ve küfürle suçlamayınız.

Süleyman ibn Abdilvehhab rahimehullah hazretlerinin "Es-Savaiku'l-İlahiyye fi'r-Reddi 'ale'l-Vehhabiyye" adlı kitabını okuyunuz da orta ve doğru yolu bulunuz.

Aşırılıkta hayır yoktur, Tevhid ehlini şirkle suçlamak sizi ateşe götürür.

Ya Rabbi!.. Cümlemizi islah eyle, İslâm'ı Senin rızana uygun şekilde anlamayı bize nasip eyle... Âmin. Kaynak

10 Ekim 2009 Cumartesi

Onlar Allah'ın Velileri Değil (Hâşâ) Şeytanın Velileridir




Ehl-i sünnetten, hak mezheplerden, bid'at fırkalarından bahs etmek Ümmet'i bölmek değildir. Ümmet zaten bölünmüştür.
Peygamber ne buyurmuş?.. "Ümmetim (benden sonra) yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, biri müstesna bunlar cehennemliktir..." Kendisine sorulmuş: "Kurtulacak olan Fırka-i Nâciye hangisidir?" Şu cevabı vermiş: "Benim ve ashabımın itikadında olanlar, yolunda gidenler..."

İslâm ümmeti içinde usûle, esaslara, temellere aykırı olmayan müsbet çeşitlilikler vardır.

Bir de usûle aykırı tarafları olan, az veya çok doğru yoldan ayrılmış bulunan bozuk, bid'atçi, aşırı giden fırkalar vardır.

Her fırka, kendisinin doğru ve hak olduğunu iddia ediyor.
Dünya üzerinde sayıları çok az ama Haricîler, hak yolda olan grubun kendileri olduğunu sanıyor, öteki Müslümanlara kızıyor ve acıyor.

Onlar da abdest alıyor, namaz kılıyor, oruç tutuyor, hattâ nafile ibadet ediyor. Şiîler hak ve doğru mezhebin Şiîlik olduğuna inanıyor.
Vehhabîlere göre hak yol Muhammed ibn Abdülvehhab'ın yolu ve açtığı çığırdır.

Bendeniz bir Ehl-i Sünnet Müslüman’ı olarak elbette Sünnîliği savunacağım. Bu, benim hem hakkımdır, hem de vazifemdir.

Ehl-i Sünneti savunduğum için beni, fitne ve fesat çıkartmakla suçlamak insafa ve adalete sığmaz.
Şimdi soruyorum:
Herkes kendi fırkasını savunuyor da ben niçin Ehl-i Sünneti savunamayacakmışım?


Birtakım kimseler "Mezhepler puttur... Mezheplere bağlı olanlar onları din haline getirdiler..." şeklinde delilsiz, gerekçesiz, insafsız bir şekilde konuşuyor. Asıl fitneyi onlar çıkartıyor.

Tasavvuf büyükleri, evliyaullah için "Onlar Allah'ın velileri değil (hâşâ) şeytanın velileridir" diyenlere cevap vermek hakkım değil midir?

Dört hak mezhep Müslümanları bölmez... Fıkıh Müslümanları bölmez... Aksine birleştirir.
İslâm dinini, Muhammedî Şeriatı tehdit eden en tehlikeli bid'at mezhepsizliktir.

Ehl-i Sünnet İslâm'ın ana caddesidir. Bu cadde-i kübrayı bırakıp da çıkmaz sokaklara, dar patikalara, bid'at yollarına sapanlar helâk olurlar.

Kendime yaptığım programın ana maddeleri şunlardır:

1. Kur'ân için çalışmak. Kur'ân'ın cahiller ve kötü niyetliler tarafından re'y ve hevaya uyularak yanlış yorumlanmasına karşı çıkmak.
2. Peygamberimizin Sünnetini ve Ashabını müdafaa etmek.
3. Şeriat-i garra-i Ahmediyyeyi savunmak.
4. Tashih-i itikad için çalışmak.
5. Bid'at ve dalaletlerle mücadele etmek.
6. Müslümanların doğru yolda birlik ve beraberlik içinde olmaları için propaganda yapmak.
7. İmamet-i Kübra için çalışmak.
8. Din sömürüsüne karşı çıkmak, Müslümanları bu konuda uyarmak.
9. Fırka asabiyeti ile mücadele etmek, Ümmet şuurunun kuvvetlenmesi için sa'y ü gayret göstermek.
10. Müslüman toplumda ahlâkın, faziletin, hikmetin hakim olması için propaganda yapmak.

İslâm'a ve Ümmete en büyük zarar din sömürücülerinden gelmektedir.
İslâm'ın önündeki en büyük engel cahil ve bid'atçi Müslümanlardır.
Din sömürüsü, mukaddesat bezirgânlığı yapanlar kadın satanlardan daha alçaktır.
İslâm bedeviyet dini değil, medeniyet dinidir.
İslâm ilim, irfan, ahlâk, fazilet, hikmet, adalet, insaf, edep, terbiye, mürüvvet ve fütüvvet dinidir. Kaynak



9 Ekim 2009 Cuma

Ehl-i Sünnet'in İçini Boşaltmak



Dikkatinizi çekiyor mu, bilmiyorum; son zamanlarda bazı kişiler kendilerini veya başkalarını "Ehl-i Sünnet" olarak tavsif etmeye özel bir itina gösteriyor sanki. Elbette bir "meşruiyet sağlama" aracı olarak başvurulan bu yöntemi birkaç açıdan okumak mümkün:
1. "Ehl-i Sünnet", vasfen olmasa da ismen hala bu topraklarda temel belirleyicilerden birisidir.
2. Ehl-i Sünnet'in ne olduğu, kişinin hangi durumda Ehl-i Sünnet olarak tavsif edilebileceği ve hangi durumlarda bu sıfatla anılamayacağı konusu netliğini kaybetmektedir.
3. Bu durum böyle devam ederse, "Ehl-i Sünnet" kavramının dönüşmesine veya içinin boşalmasına müncer olacaktır.
Şurası açık ki, milletimizin temel aidiyetleriyle irtibatı tam olarak ortadan kaldırılabilmiş değil. Bu önemsenmesi gereken bir durum. Ehl-i Sünnet olmayı önemseyen halka dönük işler yapan kimselerin Ehl-i Sünnet'e açıktan ta'n etmeyi göze alamaması bunun bir göstergesidir.
...........
Ehl-i Sünnet olmanın kişi için ne ifade etmesi gerektiği, ya da hangi durumlarda "Ehl-i Sünnet" vasfıyla bihakkın muttasıf olunacağı ve hangi durumlarda Ehl-i Sünnet çerçevenin dışına düşülmüş olacağı meselesine, hassasiyetiyle mütenasip bir önem atfedildiğini söylemek ne yazık ki kolay değil. Burada, Ehl-i Sünnet'i Ehl-i Sünnet yapan kırmızıçizgilerin geniş halk kitleleri bakımından netliğini giderek kaybettiğini tesbit etmek durumundayız.
Bu yazıyı yazdıran problem de kendisini bu noktada gösteriyor. Bakıyorsunuz adamın Ehl-i Sünnet'in temel kabulleriyle hiç bir irtibatı yok. Edille-i Şer'iyye ve bahusus Sünnet-i Seniyye konusu, Sahabe algısı, hadislerle sabit itikad meseleleri, varlık, bilgi ve kaynak anlayışına taalluk eden meseleler… Bütün bunların birinde veya tamamında Ehl-i Sünnet'in kabulleriyle hiçbir ilgisi olmayan kimseler bakıyorsunuz alabildiğine rahat bir şekilde "Ehl-i Sünnet" olarak takdim ediliyor veya kendisini öyle takdim ediyor.
Bir süre önce, dinî konularda etkin ve yetkin olduğu düşünülen bir isim, sahasıyla ilgili bir heyeti toptan Ehl-i Sünnet olarak takdim, dolayısıyla tebrie etmişti. Oysa aralarında yukarıda kısaca çizdiğim çerçevede Ehl-i Sünnet'in kabulleriyle önemli farklılıklar arz eden görüşlere sahip kimseler bulunduğunu biliyoruz…
Bir diğer örnek Yaşar Nuri Öztürk. Kendisine şu anki şöhretini sağlayan ne varsa neredeyse hepsini Ehl-i Sünnet'e muhalefete borçlu olan Öztürk'ün, son kitabı İmamı Azam Ebu Hanife'de (12) kendisini Ehl-i Sünnet'e mensup göstermesine aslında şaşırdım desem yalan olur. Zira bir yandan Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyip, diğer yandan adeta hayatını Ehl-i Sünnet'le savaşmaya adamak tam da onun tarzına uygun davranış. Konuyla ilgili daha başka örnekler verilebilir…
Temel birtakım kabullerde Ehl-i Sünnet ile ayrı istikametlerde seyredenlerin bu tavrı netice itibariyle "Ehl-i Sünnet" kavramının içinin boşalmasına, dolayısıyla işlevini kaybetmesine yol açıyor.
Bu gerçek, itikad noktasında bilinçlenmenin önemini bir kere daha önümüze koyuyor. Bu nokta sadece birilerinin istismarına konu olmakla kalmaz, böyle devam ederse bir süre sonra Sünnet'in yerini bid'atlar alır ve insanlar Ehl-i Sünnet'e ittiba ediyorum diyerek ehl-i bid'atın dümen suyuna girer. Böyle bir şeyin hesabını kim verebilir?
Ebubekir Sifil  


3 Eylül 2009 Perşembe

Dinler Arası Diyalog Ilımlı İslam


Selim Akduman:

Bu dinler arası diyalog uzun süre daha tartışılacağa benziyor. Şimdi bunun yanına bir de Ilımlı İslam denen bir kavram daha eklendi. Belki bu ABD’nin ve emperyalist güçlerin oyunudur. Ve son olarak CIA’nin hazırladığı bir raporda İslam dünyasının başına Ilımlı İslam modeline uygun bir halife atamaktan bahsediliyor. Sizce böyle bir şey mümkün olabilir mi? Böyle bir halife olursa İslam dünyası onu içerisinde barındıra bilecek mi?

Ebubekir Sifil:

Ilımlı İslam projesi halen şuanda da yürüyor. Türkiye’de de, İslam dünyasının farklı yerlerinde de yürüyor. Gerek siyasi mekanizmalar, gerek sivil bir takım zeminler, kuruluşlar, kurumlar vasıtasıyla fiilen yürütülüyor. Bu projenin başarılı olabilmesi için, adına Hilafet diyin, adına İslam Birliği deyin. Ne derseniz deyin. Bu projenin başarıya ulaşması için Müslümanların tepkiyle karşılamayacağı, kabul edebileceği, bir dil, bir üslup, program, proje ve insan olması lazım. Tabi ki bunun içinde kurumlar ve mevcut zeminler de var. Bir kere şunu mutlaka tespit etmemiz lazım. Müslümanlarla, Batıyla İslam dünyası arasında ki ilişki son dönemece girdi. Bu yeni dönemeçte artık, İslam batı karşıtlığı bizzat Müslümanlar eliyle üretilmiş projeler aracılığı ile azaltılmaya çalışılıyor.

Şunu söylemeye çalışıyorum: Batılı değerleri, siyaset, itikad, ekonomi tarih anlamında batılı değerleri İslam dünyasının kalbine taşıma görevi, artık bugün namazlı niyazlı Müslümanlar tarafından yürütülüyor. Dolayısı ile eskiden Müslümanlar çok kolay tepki verebiliyordu. Laik kafalı, seküler kafalı birisi çıkıp İslam hakkında bir şey söylediği zaman, aykırı bir fikir ürettiği zaman, Müslümanlar çok kolay itiraz edebiliyordu.

Mesela Süleyman Demirel hatırlarsanız, Cumhurbaşkanıyken, “Kur’ân’ın 256 ayeti yürürlüktedir, gerisi hükmünü yitirmiştir” demişti. Türkiye’de ki İslami hareketlerin hemen hepsi koro halinde buna tepki göstermişti.

Ama şuanda aynı kelimelerle olmasa bile, Kavramlarla, aynı şeyler namazlı Müslümanlar tarafından söyleniyor. Ve fakat tepki göstermiyor. Çünkü Demirel Laik biriydi. Şuanda bunu söyleyen kadrolar, namazlı, oruçlu insanlar.

Selim Akduman:

Aynı zamanda tepki verenleri de yadırgar hale geldik değil mi hocam?
Ebubekir Sifil:

Tabi İşte ılımlı İslam projesinin en tehlikeli yanı budur. Yani Müslümanlar eliyle yürütülmesi. Mütedeyyin Müslümanlar eliyle yürütülmesi. En önemli sıkıntımız budur. TAMAMI


2 Eylül 2009 Çarşamba

Sünnet’le Olan Bağlarımızı Kopardılar

Selim Akduman: Hocam Kültür Emperyalizmi tepeden inme olmadı. Bir şekilde bir sistem uygulandı. Ve bu da sizin de dediğiniz gibi kavramlar üzerinden gerçekleştirildi. Sizce İslam dünyasında en çok yıpratılan ya da ortadan kaldırılan kavramlar nedir?

Ebubekir Sifil: Böyle bir tespit yapmak aldatıcı olur. Çünkü bizim dünyamızı şekillendiren pek çok temel hayati kavram var. Bu temel hayati kavramların hemen her birinde bir operasyon yaşadık. Başta kendi kaynaklarımız olmak üzere yani biz Kur’ân’la Sünnet’le irtibatımızı temin eden sahih zeminleri terk edip, onun yerine batıdan devşirme kavramları kullanmaya başladık. Mesela bunlardan çok önemlisi ‘Tarihsellik’tir. Gerek Kur’ân gerekse Sünnet bağlamında bu kavramı çok kullanır hale geldik. Kur’ân’daki bazı ayetlerin, Sünnet’teki bazı uygulamaların tarihsel olduğunu söylemeye başladık. Nedir bu? “Sadece indiği dönemdeki toplumu bağlar bizi bağlamaz.”

Selim Akduman: Bu düşünce insanı küfre sokar mı?

Ebubekir Sifil: Evet sokar. Yani Çerçevesi tam olarak ortaya çıktığında, Tarihsellik temelli fikrinin çerçevesi tam olarak ortaya çıktığında bunun ucu küfre varan bir şey olduğunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz.
“O dönemi bağlar bizi bağlamaz” demek; Allah Teâlâ’nın o topluma münhasır bir hüküm gönderdiğini, bu ilahi hükmün bizi bağlamayacağını söylemek; bir isyandır, başkaldırmadır, tuğyandır. Dolayısı ile ucu küfre kadar çıkabilir. İşte bunun gibi hayatımızı yönlendiren pek çok kavram var. Biz bu kavramlar üzerinden dinle irtibatımızı kuruyoruz. Sokakta konuşan iki kişiye kulak verdiğimizde herhangi bir İslami mesele konuşuluyor olsun. Birisi bir şey söylediğinde diğerinin verdiği tepki enteresan. “Bu Kur’ân’da var mı?” diyor. Şimdi bu bir bilinç durumunun ifadesidir. Bir şey münhasıran Kur’ân’da varsa kabule şayandır. Yoksa değildir. Bu da işte bir kültür emperyalizminin sonucudur. Neden? Çünkü az önce ifade etmeye çalıştım. Peygamber efendimizin Sünnet’iyle irtibatımız zedelendi. Sünnet’e güvenimiz kalmadı. Yani bizi kurtaracak olan Nuh’un Gemisi, Sünnet-i Seniyye. Ama biz onunla olan irtibatımızı bilinçli olarak zedeliyoruz. Ve sonra İslam’ı Kur’an’a tabiri caizse hapsediyoruz. İslam Kur’an’dan ibaret değildir.

Temelde/merkezde Kur’an var; ama O’nun yanında Efendimiz (s.a.v) buyurmuş, ‘Bana onun yanında O’nun gibisi veridi. O’nun misli verildi.’ Evet, Kur’ân’sız olmaz. Ama onun yanında onun misli var. Kur’ân’ın hayata açılımı var. Ete kemiğe bürünmüş hali var, O’da sünnet işte. Sünnet’le ilişkimiz irtibatımız zedelendiği için karşımızdaki kişi konuştuğunda “bu Kur’an’da var mı?” diyoruz. Varsa kabul edeceğiz, yoksa reddedeceğiz.

Bu bizim doğrudan itikadımıza yansıdı. Sünnet’le sabit olmuş pek çok itikadi umdeyi, unsuru kolayca reddedecek hale geldik. Bakın şimdi, kabir azabı, kıyamet alametleri, Hz. İsa’nın nüzulü, Deccal, sırat, mizan, şefaat, Allah Teâlâ’nın kıyamette gözle görülmesi gibi hususlar bizim Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikat kitaplarında eskiden beri zikredilir. Ve bunun istisnası yoktur. Bir insan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadına mensupsa bunların hepsine inanır. Fakat son zamanlarda Sünnet konusunda beynimize sokulan virüsler marifetiyle biz bunları inkâr eder hale geldik. Tamamı

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Büyük Fitnelere Dikkat!

Ülkemizin İç Durumu

1.
Dinler arası Diyalog ve Hoşgörü adı altında ehlî (evcil), fıkıhsız ve
Şeriatsız, sulandırılmış, ılımlı bir İslâm getirmeye çalışıyor.

2.
Öte yandan Müslümanları bölmek, mezhep savaşları çıkartmak, Türkiye yi
Irak a, Afganistan a, Pakistan a benzetmek için Şiîlik, Vehhabilik,
Neo-Haricîlik, Mutezile, dinde reform, dinde yenilik ve değişim,
Tarihsellik (veya Fazlurrahmancılık) gibi akımları teşvik ediyor.
İsrail

ve Haçlılar Vehhabîlikten memnun mudurlar? Değildirler ama Türkiye de
Vehhabîlik bir miktar yayılsın, Müslümanlar birbirine düşsün, böylece
Sünnîliğin beli kırılsın.

.....................

İran ın
Sünnî yapılmak istenmesi fitneye sebep olacağı gibi Türkiye nin Şiî
yapılmak istenmesi de fitneye yol açar. Bu gibi fitne yangınlarını
kundaklayanlara dikkat edelim...
Ülkemizdeki Alevîlerin kütle halinde Şiîleştirilmesi Türkiye nin bölünmesine yol açar.

Kadim, kıdemi üzere bırakılmalıdır.
Bakınız mezhep taassubu yüzünden birtakım Müslümanlar birbirlerine kafir, müşrik, zındık ithamları savuruyor.
.....................
Türkiye Irak a dönmesin.
Türkiye Afganistan a dönmesin.

Birtakım
dış güçlerin Türkiye yi Vehhabî veya Şiî yapmaya çalışmaları, daha
başka güçlerin Ehl-i Sünnet İslâmlığını kaldırıp reforme ve deforme
edilmiş ılımlı ve evcil bir İslâm getirmeye uğraşmaları, bu uğurda
büyük paralar harcanması çok ama çok büyük bir fitnedir. Tamamı


25 Ağustos 2009 Salı

Müslümanların Birleşmesi

Tutturmuşlar, "Mezhepler kalksın, Müslümanlar bir ve beraber olsun, hepimiz Kur'ân'da birleşelim..." diyorlar. Ne kadar parlak bir söz bu... Lakin bin parçaya ayrılmış, her biri bir türlü söyleyen Müslümanlar nasıl birleşecekler? İşte bu nasılın cevabını veremiyorlar.

İlk üç Râşid Halife haindir, Ehl-i Beyt'in hakkını yemiştir diyenlerle Kur'ân'da nasıl birleşeceğiz?

Ali b. Ebi Tâlib, hakeme müracaat ettiği için -hâşâ- kâfir olmuştur diyen Haricîlerle nasıl birleşeceğiz?

Ashabın büyük kısmı âdil değildir, dâvaya ihanet etmiştir, sapıtmıştır diyenlerle nasıl birleşeceğiz?

Lügâvî mânada Allah göktedir diyen, Cenab-ı Hakk'a noksan sıfatlar izafe eden mücessime ile nasıl birleşeceğiz?

İmamı Rabbanî, Celalüddin Rûmî, Abdülkadir Geylanî gibi evliyaullaha -hâşâ- evliyauşşeytan diyen aşırılarla, mükeffirlerle nasıl anlaşıp birleşeceğiz?

İmanın altı şartından biri olan kadere inanmayan filancalarla nasıl birleşeceğiz?

"Allah gerçek bir Janus'tur" diyerek Cenab-ı Hakkı iki çehreli bir Roma putuna benzeten zındığın taraftarları ile nasıl birleşeceğiz?

Kur'ân tahrif edilmiştir diyenlerle nasıl birleşeceğiz?

Dini imanı para olan modern müellefe-i kulûb ile nasıl birleşeceğiz?

Herkes Nuh diyor, Peygamber demiyor... Evet nasıl birleşeceğiz?


Her bozuk taife eline Kur'ân almış; yanlış ve bozuk inanç, görüş ve yorumlarını Kur'ân Kur'ân Kur'ân diye bağırarak savunuyor.

"Peygamberlik Hz. Ali'nin hakkıydı, Hz. Ali ile Hz. Muhammed birbirlerine iki karganın birbirine benzediği gibi benzerlerdi. Bu yüzden vahyi getiren Cebrail şaşırdı, Hz. Ali'ye vereceğine Hz. Muhammed'e verdi..." diyen Gurabiye taifesi de Kur'ân diyor, başka bir şey demiyor.

Birbirleriyle savaşan çeşitli fırkalar, hizipler, taifeler, cemaatler mızraklarına Kur'ân sayfaları bağlamışlar; kendi inançlarını, görüşlerini, yorumlarını hep Kur'ân Kur'ân Kur'ân diye feryat ederek savunup yayıyorlar.

Ortada bin çeşit "Kur'ân Müslümanlığı" var.

Acaba bunlardan hangisi Kur'ân'a uygundur?

Önemli olan Kur'ân'a uygun İslâm anlayışını bulmaktır.

İşte bu İslâm Sünnet ve Cemaat İslâmlığı'dır.

Bu İslâm Ana caddedir, Sevad-ı Âzamdır, Büyük Topluluktur... Bu İslâm'da Kur'ân ve Sünnet iki ana temel kaynaktır. Ayrıca icmâ-i ümmet ve kıyas-ı fukaha vardır.

Bu İslam, günümüzden Asr-ı Saadet'e kadar, kopuğu olmayan bir silsile ile Resullerin Seyyidine (Sallallahu aleyhi ve sellem) ulaşır.

İşte, Kur'ân'da birleşmek, Kur'ân'la birleşmek Ehl-i Sünnet'te olur.

Ehl-i Sünnet kalksın, onun yerine Selefîlik, Necdîlik, şu veya bu fırka hakim olsun ve birleşme böyle sağlansın... Bu duaya âmin denmez.

Geliniz Kur'ân'da, Sünnet'te, icmâ-i ümmetle sâbit olan İslâmî hüküm ve değerlerde, Cadde-i Kübra'da, Sevad-ı Âzam'da birleşelim.

M.Şevket Eygi


17 Ağustos 2009 Pazartesi

Sünnetsiz İslâm İslam Değildir!

Sünnetsiz İslâm Arayışları
Ebu Râfî (r.a) 'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
"Benim
emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın
sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, "biz onu bunu bilmeyiz.
Allah'ın kitabında ne görürsek ona uyarız, o kadar" derken bulmayayım."1Batı'nın
İslâm ülkelerini istilâ ettiği ve askerî işgali kültürel işgale
dönüştürüp sürekli kılmaya karar verdiği yıllardan itibaren planlı ve
örgütlü olarak başlatılmış olan sünnet düşmanlığı, ilerleyen yıllar
içinde "Kur'an'la yetinme" çağrısına dönüştü.
Oryantalistlerin
sünnet verilerine yönelttikleri uydurulmuş ithamlarına körü körüne
kapılmaktan kaynaklanan bahis konusu düşmanlık ve çağrı, ilginç bir
şekilde İran-Irak savaşının sona ermesinden sonra memleketimizde
değişik seviyede ulu orta yazılır-çizilir ve konuşulur oldu. Batıya
yenik düşmüş İslâm ülkeleri aydınlarından bazıları bu yenikliğin ve
ezikliğin etkisiyle İslâm'a müsteşrikler gibi yaklaşıp onların bedava
avukatlığını üstlenerek ülkelerin gündemine sünnet karşıtı fikirleri
taşımışlar ve kitaplık hacımda yoğun tartışmalara, sürtüşmelere vesile
olmuşlardır.
Bizde
sadece sünnet'in değil, bizzat İslâm'ın kendisinin reddedilmesine
çalışılmış, ancak Müslüman halkın, necip milletimizin yoğun baskı ve
bilinçli direnişi sonucunda dinî eğitim-öğretim resmen başlatılmıştı.
1950'li yıllardan bu yana çok daha yaygın şekilde bir İslâm kimlik ve
kişiliğinin inşası çalışmaları sürdürülmektedir.
Ne
kadar acıdır ki, bu İslâmî kimlik ve kişilik mücadelesinde henüz
yeterli birikim ve kıvam elde edilememişken, gelişmekte olan bu İslâmî
potansiyel, batının sunduğu bilimsel görünümdeki düşman şablonuna uygun
olarak sünnetsiz, yoz bir istikamete sürüklenmek istenmektedir. İslâmî
hareket ve araştırmalar, "Kur'an'la yetinme" çağrıları etrafında
sünnetsiz bir çerçeveye oturtulmaya çalışılmaktadır.
Altınoluk Dergisi -Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Meal Üzerinden Din Tasavvuru İnşası

Ülkemizde meal meselesi –hayli bolartılmış da olsa– bir "imkân" olarak görülme sınırını çoktan aşmış, ciddi bir "tehlike" oluşturmaya başlamıştır.

Meal yazarlarının gerekçelerine bakın: Diğerlerinin meallerinin şu veya bu noktalarda eksiklik/yetersizlik/arıza ile malul olduğu hemen hepsinin ortak tesbiti. Mevcut meallerin Kur'an'ın şiirsel/lirik üslubunu yansıtmadığı gerekçesiyle kaleme alınmış "manzum meal" bile mevcut. Yazılan her meal yeni bir mealin yazılmasına gerekçe teşkil ediyorsa, bu işin hakemliğinin –zaten kendisi "meal mağduru" haline getirilmiş– okuyucuya havale edilmesi çözüm müdür gerçekten? Bu gidişe dur demek bu Ümmet'in sorumluluğu değil midir? ..............


Meal olgusuna mesafeli yaklaşmamın tek sebebi sadece mealin teknik olarak Kur'an ayetlerinin çok boyutlu ve çok katmanlı anlam örgüsünü yansıtmaktan mahrum bulunuşu değil. Aynı zamanda kendi bakış açısını, meşruiyet kaynağı olarak Kur'an'a tescil ettirme gayesiyle kaleme alınmış meallerin, mevcutların önemli bir yekûnunu oluşturuyor oluşu da gözden uzak tutulmamalı. "Meal üzerinden din tasavvuru inşası" adını verdiğim bu faaliyet, pek çok meal yazarının yaptığı işin "Kur'an'ı tahrif" anlamı taşıdığı tesbitine dayanıyor.

Soru şu: Geçmişte Batınîler'in, modern çağada Kadıyânîler'in ve bunlarla şu veya bu ölçüde örtüşen çizgileri benimsemiş kesimlerin Kur'an'ı kendi gayeleri istikametinde yorumlamaları birer "tahrif" (anlamın tahrifi) girişimidir de, günümüzde aynı işi kendi amaçları doğrultusunda yapan meal yazarlarının yaptığı iş neden "masum"dur? Tamamı


Bunlara da göz atabilirsiniz

Blog Widget by LinkWithin