25 Şubat 2013 Pazartesi

Fetva Vermek

"Ben İslam alimi değilim"le başlayan cümlelerin ardından "ama…" ile devam eden hüküm cümleleri kuran yazarlara da bir çift sözüm var: Yaptığınız iş düpedüz "fetva vermek" olduğu halde İslam alimi olmadığınızı sözün başında vurgulayarak sergilediğiniz yaman çelişkinin farkında olmayışınız –yaptığınız işin mahiyetini kavrayamamaktan kaynaklanan cehaletiniz sebebiyle– tolere edilebilir belki. Ama Kur'an ve Sünnet hakkında sergilediğiniz –oryantalistleri çağrıştıran ve katmerli bir "yabancılaşma" içinde kıvrandığınızı gösteren– bu tutum, bir "Kur'an ve Sünnet' tahrifi girişimi"dir.

Hem fetvaya ehil olmadığınız halde fetva veriyorsunuz; hem de bunu kötü biçimde yapıyorsunuz. Sizler Allah ve Resulü'nün hükmünü/muradını değil, modern değerleri esas kabul etmekle önce hükmü veriyor, ardından bunun gerekçesini oluşturmak için çırpınıyorsunuz. Ehl-i Kitap kendi kitaplarını tam da böyle tahrif etmişti!...
 
Tamamı

21 Şubat 2013 Perşembe

Camiler Kadınlarla Değil Erkeklerle Doldurulmalıdır







Ene

Aksiyonu fikir, fikri araştırma, araştırmayı muhalefet/müdafaa heyecanı besler.
Her heyecan gibi bu ikisinin tabanında da bir “ben” hissi vardır. 

Binaenaleyh keşfedilen her fikir, doğrudan muhtevasını, dolaylı yoldan sahibinin benliğini ifade eder ve tam da bunun için her fikir istiğfarı muciptir. 

Namazın bitiminde nasıl istiğfar ediyorsak tefekkürün sonunda da öylece istiğfar etmeliyiz.
Allah'ım, keşfettiğimiz fikirler doğru bile olsa, yanısıra inkişaf eden enâniyetimiz için senden af diliyoruz.


Talha Hakan Alp

23 Ocak 2013 Çarşamba

Allah Teala Geleceği Bilmez mi?

Bir gecemi heba ettim Abdülaziz Bayındır’ın videolarını izleyeceğim diye. Hâsılası şu:

Abdülaziz Bayındır size diyor ki: Bu ümmet, Allah’ın dinini tahrif etmek için yapılabilecek her şeyi yapmış: Başta Kur’an olmak üzere eline geçirdiği her şeyi alt üst etmiş. Sözlükleri bile tahrif etmiş bir ümmetle karşı karşıyayız. Hadisler, Fıkıh, Tefsir, Tasavvuf… “Din” denince aklınıza gelen her ne varsa dejenere edilmiş, bozulmuş, aslından uzaklaştırılmış. Allah size Abdülaziz Bayındır’ı göndermeseymiş haliniz harapmış yani!
İşin şakası bir yana, tam bir “patolojik vaka” ile karşı karşıyayız. Böyle bir zihin ve ruh durumundaki birinin sadece başkalarına değil, kendine de zarar verebileceğini gözden ırak tutmamalı.
Abdülaziz Bayındır, kullarının ne yapacağından habersiz bir tanrıya inanıyor! Abdülaziz Bayındır yarın ne yapacağını biliyor, ama tanrısı bilmiyor!
Abdülaziz Bayındır’ın tanrısı, yapacaklarını “takdir” etmekten aciz; o, “karar veren” bir tanrı. Malumdur ki her “karar”ın öncesinde bir “kararsızlık” süreci vardır. O mu olsun, bu mu olsun der, sonra seçeneklerden birine karar verirsiniz. İşte Abdülaziz Bayındır’ın tanrısı da tam böyle yapıyor!
....
Sözün kısası, ulemamızın “şehvetu’z-zuhûr” dediği psikoloji, ahir zamanda pek çok kimsenin benliğini esir almış durumda. Bir insan kendisini, ulemaya muhalefet edecek yetkinlikte görebilir; onların verdiği hükümleri tartışma mevkiinde olduğunu düşünebilir. Bu başka şeydir; ait olduğu tarihi, medeniyeti, müktesebatı, züccaciye dükkânına girmiş fil gibi tahrif etmeye, kırıp dökmeye yeltenmek başka şeydir.
Bu ümmetin ilmî müktesebatı Abdülaziz Bayındır gibilerinin ifrazatlarıyla yıkılacak olsaydı, müsteşriklerin yüzlerce yıllık çabası arzu ettikleri neticeyi verirdi. O müktesebat adına değil, ama Abdülaziz Bayındır’ın bu kör gidişle kafasını nereye çarpacağı konusunda endişe edilse yeridir…




5 Aralık 2012 Çarşamba

“Gönlün yitirdiği hikmet kumaşı, gönül ehlinin katında ele geçer.”
 
“Katı taş olsan, mermer kesilsen bile, bir gönül sahibine ulaştın mı inci olursun.”
“Kuş, ancak kendi cinsinden kuşlarla uçar.” 

“Allâh ile oturup kalkmak isteyen kişi, velîler huzûrunda otursun. Velîlerin huzûrundan kesilirsen, helâk oldun gittin demektir.” 

“(Sâlih) insanlarla dost ol (ki sâdıklar kervanı çoğalsın). Çünkü bu kervan ne kadar kalabalık ve cemaati çok olursa, yol kesenlerin (isyankârların) beli o kadar kırılır.”

Hz.Mevlana

28 Kasım 2012 Çarşamba

Ömer Nasuhi Bilmen Efendinin Papaz Karşısında ki Duruşu

O zaman İstanbul'da bir patrik vardı. Amerika'dan buraya reis-i cumhurun uçağıyla gelmişti. İstanbul'da Fatih'in türbesi açıldığı zaman o da buradaydı. Türbenin kapısı açılırken Rumca bir konuşma yaptı. Nureddin Topçu da Türkçe bir konuşma yaptı.
Fazla kalabalık bir merasim değildi. 40 ya da 50 kişi ancak vardı. Bu Patrik geldiğinde İstanbul müftülüğünü ziyaret etmiş. Aradan bir müddet geçtikten sonra o zamanki İstanbul valisi Fahrettin Kerim Gökay: "Efendi hazretleri, bir nezaket ziyareti arz etmez misiniz?" diyor. 
Ömer Nasuhi Efendi, "O bizim kapımıza gelmekle mükelleftir. Ben onun kapısına gidemem. O bizim kapımızın zimmîsidir" diyor. Aradan bir süre geçtikten sonra vali Gökay tekrar arıyor. Bu arada, Fahreddin Kerim Gökay namazını kılardı. Ben bunu biliyorum. Abisi sabah namazı için Fatih Camii'ne cemaate gelirdi. Mütedeyyin bir kimseydi. 
Bunlar Tatardır. Vali Gökay telefonda diyor ki: "Patrik bizi ziyarete gelecek. Siz de teşrif etseniz de bir mülakat hâsıl olsa." 
Ömer Nasuhi Efendi, "İstanbul valisi olarak zat-ı âlînizi ziyarete gelirim. Lakin resmî müftü kıyafetimle gelmemde bir mahzur var mıdır?" diyor. 
Bakınız o mütevazı hocaefendi neyi düşünüyor… Vali, "Hayhay efendim, tabii ki gelebilirsiniz" diyor. 
Ömer Nasuhi Efendi, kayınpederime, "Senin cübben güzel, iyi bir cübbe. Sen onu bana ver, sarığımı sararım. O şekilde giderim" diyor. Nihayet görüşme zamanı geldiğinde Fikri Efendi'yi (Aksoy) de yanına alarak valiliğe gidiyor. Valilikteki görevlilere "Patrik geldi mi?" diyor. "Hayır, gelmedi" diyorlar.
 "Öyleyse beni şu kenardaki odalardan birine alın. Patrik geldikten sonra bana haber edersiniz" diyor. Patrik gelince kendisine haber veriliyor. 
Patrik içeri girip oturduktan sonra Ömer Nasuhi Efendi kemal-i azamet ve heybetiyle içeri giriyor. Patrik ayağa kalkmak mecburiyetinde kalıyor. Patrikten önce girmesi durumunda bir Müslüman müftü olarak patriğin önünde ayağa kalkma durumuna düşmemek için böyle yapıyor. İşte bizim hocalarımız böyle insanlardı. Bir de şimdiye bakın. Bizim ağalar onların kapısına kadar gidiyorlar ve Ramazan iftarı veriyorlar. Allah aşkına bu nereden çıktı?! Kime ne iftarı veriyorsunuz? İftarla istihza mı ediyoruz? İftar sofrası Allah'ın has kullarının ziyafet-i ilahiye sofrasıdır.

Emin Saraç Hocaefendi
Tamamı 

26 Kasım 2012 Pazartesi

Hak din yalnız İslam’dır



Hak din yalnız İslam’dır.
 Al-i İmran 19

İslam dininden başka din isteyenlerin, dinlerini Allah kabul etmez. Bunlar ahirette en büyük zarara uğrayacaklardır.
 Al-i İmran 85

22 Kasım 2012 Perşembe

Ümmetimden bir topluluk (kıyamete kadar) Allah'ın emrini ayakta tutmaya devam ederler.Onları terk edenler ve muhalif davrananlara kendilerine bir zarar veremez.Bu, Allah'ın (kıyamet) emri gelinceye kadar devam eder.Onlar insanlara devamlı üstün gelirler. 

Buhari İ'tisam 10;
Müslim İmamet,53;
Tirmizi fiten 27..

19 Kasım 2012 Pazartesi

Kadere İnanmak


Ellerini de uylukları üzeri­ne koy­duktan sonra: “Yâ Muhammed! Bana İslâm’ın ne ol­duğunu haber ver!” dedi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
“İslâm; Allâh’tan başka ilâh olma­dı­ğına, Muhammed’in de Allâh’ın Rasûlü ol­duğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kıl­man, zekâtı vermen, ra­mazan orucunu tut­man ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse Beyt’i haccetmendir.” buyurdu. O zat: “Doğru söy­le­din.” deyince biz buna hayret et­tik, çünkü hem soruyor, hem de tasdik edi­yordu.”
Sonra o şahıs: “Bana îmandan haber ver!” dedi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Al­lâh’a, Allâh’ın meleklerine, kitaplarına, pey­gam­berlerine ve âhiret gününe inanman, bir de kadere; hayrına, şerrine inanmandır” bu­yurdu. O zât yine: “Doğru söyledin.” de­di. (Müslim, Îman:1, no:8, 1/36-37,
Kaynak

13 Kasım 2012 Salı

KUR'AN'DAKİ SÜNNET

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin; Resul'e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah'a ve Peygamber'e arz edin. Bu hem hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha güzeldir."[2] 

Bu ayetteki "itaat" vurgusu, "itaat edin" ifadesine Allah Teala ve Hz. Peygamber (s.a.v) hakkında tekrarlı bir şekilde yer verilmesinde kendisini göstermektedir. Ayetteki vurgu sadece bundan ibaret değildir. Burada mü'minler için şiddetli bir uyarı da yer almaktadır: Ayet, eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, aranızda çıkan ihtilaflı işlerin çözümünü Allah Teala'ya ve O'nun Resulü'ne götürün" demektedir. Demek ki, böyle yapmayanların iman iddiası havada kalmaya mahkûmdur. 

Tamamı

27 Ekim 2012 Cumartesi

Ehl-İ Kitap Cennete Girer Mi?


Cennete yalnız Müslüman olanlar girer. Hud suresi 16. ve Tevbe suresi 17. âyet-i kerimelerinde, gayrimüslimlerin iyi amellerinin hiç fayda vermeyeceği, Muhammed aleyhisselama tâbi olmadıkları için Cehennemde sonsuz kalacakları bildirilmektedir. İyi işlere, ibadetlere sevap verilebilmesi için düzgün iman sahibi bir Müslüman olmak şarttır.  Kitab-üt-tevhid

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
Eğer Ehl-i kitap [Kur'ana ve Muhammed aleyhisselama] iman edip [kötülükten] sakınsaydı, günahlarını örter, nimetleri bol Cennetlere koyardık. Maide 65

İman edenlere en şiddetli düşmanlık edenler Yahudi ve müşriklerdir. Maide 82

Ehl-i kitap "Yahudi ve Hıristiyanlar hariç hiç kimse Cennete girmeyecek" dediler. O iddia, onların kuruntusudur. Onlara de ki "Doğru söylüyorsanız delilinizi getirin." Bekara 111

Kendi dinlerine uymadıkça, Yahudilerle Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. Bekara 120

İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan hanif, doğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi. Al-i İmran 67







15 Ekim 2012 Pazartesi

Ümmetimin Helâki, Fena Âlimler Ve Cahil Âbidlerdendir.

Nice âlimler vardır ki, hakikî bilgiden, hakikî irfandan nasipleri yoktur. Bunlar, bilgi hafızıdır, bilgi sevgilisi değil.

Hz. Mevlana

Ümmetimin helâki, fena âlimler ve cahil âbidlerdendir.

Dârimi

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Osmanlı'da Kuran-ı Kerim’in Tahrifini Önleme Yöntemi

Osmanlının ehl-i sünnet konusundaki hassasiyeti kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha’yı şeri delil olarak kabul eden devlet anlayışının tabii bir sonucudur. 
Kuran-ı Kerim’in basımı, dağıtımı, öğrenimi, öğretimi, tefsiri ve tatbiki konusunda Osmanlı yönetiminin gösterdiği hassasiyet konusunda Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde binlerce belge bulmak mümkündür. Belgelere göre mukaddes kitabımızın basımı, sadece Osmanlı Devlet Matbaası tarafından yapılmıştır. Böylece Kuran-ı Kerim’in tahrifine yönelik sinsi girişimler önlenmiş, basımında ve dağıtımında gerekli hürmetler gösterilmiştir. 
Osmanlı Sultan ve devlet adamlarının emri ile Topkapı, Dolmabahçe, Çırağan ve Yıldız Sarayları’nda; Sultan Ahmet, Süleymaniye ve Bayezid gibi İstanbul’daki Selâtin camiilerinde, Konya Kapı Camii, Edirne Selimiye, Şam Emeviyye Camii gibi Osmanlı ülkesindeki büyük camilerde, Kâbe-i Muazzama ve Ravza-i Mutahhare’de her gün, her saat, her an daimi Kuran-ı Kerim hatimleri yaptırılarak, başta Resûlullah (SAV) Efendimizin ve Ashab-ı Kiramın mübarek ruhları olmak üzere tüm Müslümanların ruhlarına hediye edilmiştir. Bu faaliyetler için vakıflar yapılmıştır.

Bunlara da göz atabilirsiniz

Blog Widget by LinkWithin