Türkçe Kur’an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkçe Kur’an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2012 Cumartesi

Buna Tefsir Diyecek miyiz ?

Diyanet İşleri Başkanlığı, 2001'de yeni ve daha anlaşılır bir Kur'an meal ve tefsiri hazırlatmaya karar verdi. Hazırlama işi 4 ilahiyat profesörüne havale edildi.Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş.
Tefsir, Allah kelâmı olan Kur'an âyetlerinin açıklamasıdır. Tefsirler, Rabbimizin, biz kullarına neleri emredip neleri yasakladığının izahını yapar. Onun için tefsir çok mühim, mühim olduğu kadar da mes'ûliyetlidir. Dolayısıyla böyle hassas bir iş ancak müfessirlerle/tefsirden anlayan kimselere havale edilmeli, böyle bir işi yüklenenler de ancak tefsir yapabilecek ilme sahip olmalıdırlar.
Bu çerçeve içinde Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ismi geçen kişilere hazırlattığı 5 ciltlik KUR'AN YOLU Türkçe Meal ve Tefsir isimli eserine baktığımızda şunu görüyoruz:
Eseri kaleme alan dört zattan hiçbiri tefsir profesörü değil.Yani ihtisası tefsir olmayanlara tefsir hazırlama vazifesi verilmiş, onlar da bu eseri 300.000 dolara hazırlamak üzere kabul etmişler.
Bu tıpkı, nasıl olsa o da doktordur diye bir cildiye doktoruna göz ameliyatı vazifesi vermek gibi. Ona böyle bir vazife veriliyor, o da bu benim işim değil demiyor. "Eh neyse..." kabilinden kabul ediveriyor.
Netice ne olur? Aşağıda okuyacağınız gibi "Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder" olur.
İlk cildi elimize alıyoruz. Tefsir niyetiyle okumaya başlıyoruz. Aman Allah'ım! Tefsir değil sanki Kitab-ı Mukaddes'i, İncil ve Tevrat'ı tanıtma kitabı. "Kitab-ı Mukaddes'te şöyle deniyor, Kitab-ı Mukaddes'te böyle deniyor" diye, sadece Bakara suresinde tam 50 yerde Kitab-ı Mukaddes'e atıf yapılmış.
Eğer adına açıklama diyeceksek, bunu da şöyle açıklıyorlar:
"İslâmi inançlarla ve ilkelerle çelişmeyen ek bilgiler vermek maksadıyla Kitab-ı Mukaddes'ten de bilgiler aktardık." (Cild 1, XLIII)
Tahrif edilip Allah'ın gönderdiği orijinal halini kaybetmiş olan bir kitabın verdiği bilgiye ne kadar güvenilir ki, okuyuculara ek bilgi vermek için Kitab-ı Mukaddes'ten yığınla bilgiler aktarıyorsunuz?
Allah kelamı olmaktan çıkan bir kitabın, insanlar tarafından yazılan kitaplarla ne farkı kalır? Eğer, maksadınız söylediğiniz gibi "İslâmî inançlarla ve ilkelerle çelişmeyen ek bilgiler vermek" idiyse niçin sadece Kitab-ı Mukaddes'ten bilgiler aktardınız da -meselâ- doğu dinlerine ait bilgiler aktarmadınız? Muharref Tevrat ve İncillerin rüchaniyeti ne? Niçin sadece İncil ve Tevrat? Bunun bir sebebi olmalı. Ve ne?
Yazarlar heyeti aktardıkları bu bilgilerle yetinmeyip ayrıca "daha geniş bilgi için Tevrat'ın falan falan yerine bakın" diyerek okuyucuyu bir de Tevrat'a yönlendiriyor.
Neyse, Kitab-ı Mukaddes'ten aktardıkları bilgilerin, söyledikleri gibi İslâmi inançlarla çelişip çelişmediğine bakalım. Aktardıkları bilgilerden biri şöyle:
"Tevrat'ta, Yakub peygamberin Tanrı ile güreşip O'nu yendiği, bu sebeple Tanrı'nın ona İsrail adını verdiği bildirilir." (Birinci baskı, Cild 1, s: 50)
Eeee?.. Hani İslâmî inançlarla çelişmeyen bilgiler verecektiniz? Yakub peygamberin -hâşâ- tanrı ile güreşip O'nu yendiği İslâmi inançla bağdaşıyor mu? Bu inanç, İslâm'a göre insanı gömgök gâvur yapmaz mı?

Hadi bu bilgiyi verdiniz, peki sözümona tefsirinizde niçin buna dair gerekli bir izahta bulunmadınız?
Değerli okuyucular, yazarlar heyeti tarafından kaleme alınan Önsöz'de şu bilgiler veriliyor:
"Bildiğimiz kadarıyla İslâm dünyasında bir heyet tarafından yazılmış ve tamamlanmış Kur'an-ı Kerim tefsiri bulunmamaktadır. Bu açıdan bizim çalışmamızda bir ilkin gerçekleştiği söylenebilir. Ayrıca, Kur'an Yolu'nun, Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından okunup tenkit süzgecinden geçirilmesi de esere yararlı katkılar sağlamıştır."
Aman Allah'ım! Demek bu eser bir de Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından okunup tenkit süzgecinden geçirilmiş. İyi ki Kurul tarafından okunmuş. Ya okunmasaydı kimbilir nasıl olacaktı?
Değerli okuyucular! Bu 5 ciltlik eserde öyle veballer işlenmiş ki, yazmakla bitecek gibi değil. Bunlardan bir misal: Şiilerde ve tabii ki İran'da, Mut'a nikahı diye bir nikâh var. Bu nikâh şöyle oluyor:
Bir kadınla bir erkek, şahit falan da olmadan belli bir para karşılığında belli bir süre için anlaşıp karı-koca hayatı yaşıyorlar. Anlaşılan süre bitince nikâh da sona eriyor...
Mut'a nikâhı işte böyle bir şey. Bu nikâh, ehl-i sünnete göre geçersiz olup yapanlar zina yapmış olurlar. 14 asırdır, hiçbir ehl-i sünnet âlimi de bunun câiz olduğunu söylememiş/yazmamıştır. Gelin görün ki, KUR'AN YOLU tefsiri bunun câiz olduğunu yazıyor. (1. baskı, Nisâ, 24. âyetin tefsirinin son paragrafı.)

Türkiye'de Türkçe olarak yayınlanmaya başlayan Newsweek dergisi, bu haftaki sayısında bu tefsirin Mut'a meselesi hakkındaki tavrını ele alıyor. Dergide, tefsir yazarlarının Mut'a konusunda birbirini tutmayan ibretlik sözleri mevcut. Ne deyip ne demeyeceklerine bile hâlâ karar verebilmiş değiller. Acı, çok acı...
Ali Eren

9 Mart 2012 Cuma

Çıkmaz sokak!

Light Pink


Mealden din öğrenmenin mümkün olmayacağı o kadar açık ki...
Kur’an-ı kerim, İslâmiyetin temel kitabıdır, anayasasıdır. Bunu, Resulullahın, müctehid imamların ve diğer âlimlerin sözleri açıklar, tatbikini sağlar
Kur’an-ı kerimden başkasını kabul etmemek, bir devletin anayasasının dışındaki bütün, kanunlarını, tüzüklerini, yönetmeliklerini, genelgelerini kabul etmemek, onları yok saymak gibidir.
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Asırlardır din, meallerden, Kur’an tercümelerinden değil, fıkıh kitaplarından, ilmihâl kitaplarından öğrenilmiştir. Dinimizi doğru olarak öğrenebilmek için, bu sağlam yolu devam ettirmemiz, çıkmaz yollara sapmamamız şarttır. Çıkmaz yollara sapan, kurda kuşa yem olmaya mahkûmdur.
Mehmet Oruç

9 Şubat 2012 Perşembe

Farklılık Arayışı !!


crystal dropsNiçin meal okunduğuna bağlı. Türkiye'de uzun yıllar Hasan Basri Çantay merhumun meali gibi birkaç meal vardı sadece. Sonra bir şeyler oldu, meallerin sayısı akıl almaz bir hızla arttı. Ne oldu da böyle oldu? İnsanlar Çantay mealinde ne bulamadı da yeni meal arayışları gündeme geldi? Mesele Kur'an'ın muhtevasından haberdar olmak ise Çantay meali bunu pekala yapıyor?
Demek ki burada bir "farklılık arayışı" var. Bilhassa meal okumayı teşvik eden çevrelerde önerilen mealin hangisi olduğuna da dikkat etmek lazım. Niçin Çantay meali ya da Bilmen yahut A. F. Yavuz meali değil de Esed meali veya Y. N. Öztürk meali yahut İslamoğlu meali?
Bu, gerçekten iyi okunması gereken bir süreç. İnsanlara "Allah kelamı" diye bir kısım meal yazarlarının sakat din tasavvurları, yetersiz ve nahif Kur'an anlayışları ve bozuk itikatları pazarlanıyor. Söz konusu Allah kelamı olunca da akan sular duruyor tabii.
İnsanımız şunu anlamalı: Meal okuyarak din öğrenilmez. Öyle olsaydı, meal olgusunun ortaya çıkıp yaygınlaştığı modern zamanlara gelinceye kadar bu ümmetin dininden-imanından habersiz yaşadığını söylememiz gerekecekti!…
Elbette Kur'an'la irtibatımız daim olmalı. Elbette Rabbimizin bizden ne istediğini bilmek durumundayız. Ama bunun yolu meal okumak değildir. Bunun yolu "ilahî kelam"ı olabildiğince bütün yönleri ve anlam katmanlarıyla dikkatimize sunun İslamî ilimler ve onların vücut verdiği eserlerdir. Akaid'den fıkha, tefsirden hadise ve bunların usullerine kadar devasa bir dünya var önümüzde. Cihan devletlerine ve evrensel medeniyetlere vücut vermiş bir müktesebattan bahsediyoruz. Ufkuyla, ceraset ve cesametiyle, derinlik ve dirayetiyle büyük insanlar ve büyük toplumlar inşa etmiş olan bu müktesebat, bugünün insancıkları ve toplumcukları söz konusu olduğunda kifayetsiz kalıyor???
Bedbaht âna derler ki, elinde cühelanın
Kahrolmak için kesb-i kemâl-i hüner eyler
Bedbaht olan biz miyiz, bize ağır gelen o sıklet mi, onu da varın siz dillendirin…

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Muhammed Esed Meali

drops of sunlightSoru: "(...) Ben yıllar evvel Yeni Şafak gazetesinin dağıtmış olduğu Muhammed Esed mealini aldım. Sonra duydum ki bir kaç yerde ehli sünnet dışı söylemler var. (Mucizenin inkarı gibi). Birkaç arkadaşla meseleyi tartıştık. Bir kısmı Esed'in önemli bir şahsiyet olduğunu söyledi. Bu konu hakkında bizi bilgilendirirseniz seviniriz."
Cevap
İtikadî noktada arızaları olan bir kimsenin bir yandan da "önemli" olarak nitelendirilmesi, neyi öne aldığımız ve önemsediğimiz sorusunu cevaplandırış tarzımıza göre değişecektir. Neye nasıl inanmamız gerektiği meselesinin önemini büyük ölçüde yitirdiği günümüzde başka hususların öncelenmesine şaşırmamalı...
Muhammed Esed'in kaleme almış olduğu, dilimize Kur'an Mesajı adıyla çevrilmiş olan mealde Ehl-i Sünnet'e aykırı yerler olduğu, gerçeği yansıtan bir tesbittir. Esed'in, mealinde Ehl-i Sünnet'i bid'at fırkalardan ayıran nesh, şefaat, kabir azabı... gibi hususlarda, hatta bid'at fırkaların dahi kabul ettiği nüzul-i İsa (a.s), cehennem hayatının ebedîliği gibi hususlara muhalif yorumlar ileri sürüp savunduğu bilinen bir husus.
Bu söylediğim hususlarla ilgili olarak şu ayetlere düştüğü notlara bakılabilir:
Kâfirler için cehennem azabının ebedî olmadığına dair: 78/en-Nebe', 23'e ve 40/el-Mü'min, 12'ye düştüğü notlar.
Şefaat inancı konusunda: 10/Yunus, 3'e düştüğü not.
Hz. İsa (a.s)'ın göğe kaldırılışı ve yeryüzüne tekrar gelişi konusundaki İslam inancına  aykırı yorumları için: 4/en-Nisa, 158'e ve 43/ez-Zuhruf, 61'e düştüğü notlara bakılabilir. Bu konuda kabir azabıyla ilgili ayetleri de inkâr doğrultusunda meallendirdiği görülen Esed, zaman zaman yaptığı bir şeyi burada da yapar ve 71/Nûh, 25. ayetinde kabir azabına hiç değinmez ve bu tavrını da ez-Zemahşerî'yle refere eder. Ancak ez-Zemahşerî, o yorumla birlikte kabir azabını da gündeme getirmiş ve ayetin ona da delalet edebileceğini belirtmiştir.1 Esed'in burada ez-Zemahşerî'nin bu görüşüne hiç değinmemesi dikkat çekicidir.
Modern zamanların en büyük fitnelerinden olan "Ehl-i Kitab'ın, Kur'an-ı Kerim'e ve Efendimiz (s.a.v)'e iman etmeden kurtuluşu elde edip cennete gideceği" inancını savunması da Esed'in üzerinde yürüdüğü çizginin mahiyeti konusunda yeterince açıklayıcıdır.
Esed'in, cinlerin ontolojik varlığıyla ilgili söyledikleri de dikkat çekicidir. Mealin sonuna koyduğu "ek"lerden birisini bu konuya tahsis ettiği malum. Orada söyledikleri dikkatli bir gözle tetkik edildiğinde Esed'in cinlerin varlığı konusunda çok da rahat olmadığı, muğlak birtakım ifadelerle meseleyi muallakta bırakmayı tercih ettiği görülmektedir. Bu konudaki bir yorumu için 6/En'am, 128'e düştüğü nota da bakılabilir.
Okuyucu sorusunda da belirtiliği gibi Esed'in bir diğer "farklı" yanı da Efendimiz (s.a.v)'e verilen mucizeleri inkârıdır. Örnek olarak 17/el-İsrâ, 59. ve 93. ayetlerine düştüğü notlara bakılabilir.
Burada kısaca ifade etmeye çalıştığım hususlar Esed'in "Ehl-i Sünnet çizgiye riayet" gibi bir hassasiyet taşımadığını, hatta yer yer hiçbir İslam fırkasının söylemediği şeyleri ortaya atıp savunduğunu göstermek için yeterli olsa gerektir.

19 Şubat 2010 Cuma

2010: Kur'an Yılı


Diyanet İşleri Başkanlığı 2010 yılını "Kur'an Yılı" ilan etmiş. İnsanı ve toplumu hak ve hakikat zemininde inşa etmek üzere gönderilmiş olan Son Mesaj'ın gereği gibi anlaşılması, yaşanması ve haberdar olmayanlara aktarılması Ümmet-i Muhammed'in temel görevlerinden birisi, hatta birincisidir. Toplumumuzda gün geçtikçe daha fazla yaygınlık kazandığı müşahede edilen ahlak erozyonu, suçluların, suç oranlarının ve çeşitlerinin artması, toplumsal dokunun giderek daha fazla zedelenmesi… gibi olumsuzlukların önüne ancak Kur'an'ın diriltici mesajıyla geçilebilir. Bu doğru.
Ancak bir başka doğru daha var: Kur'an meali okuma furyası baş gösterdiğinden beri kafası karışık insanların sayısında artış kaydediyoruz. "Kafası karışık"la kasdettiğim, "Ben Kur'an'ın şurasını anlayamadım, doğrusu nedir?" tarzındaki masumane arayışlar değil. Eline geçirdiği bir meali okuduktan sonra Kur'an tarihi, Kur'an ilimleri, Kur'an-Sünnet ilişkisi, itikad, ahkâm… konularında "allame-i cihan" kesilen insanları kastediyorum. Bu normal bir şey midir? Bir meal okumakla insan gerçekten bütün bu konularda görüş beyan edecek kıvama erebilir mi?
Üstelik piyasada mevcut yüzlerce mealden hangisinin yazarının İlahi Mesaj'ı daha doğru anlayıp aktardığı konusunda elimizde bir ölçüt de mevcut değil. Bizzat Diyanet'in Nisan-2003'te İzmir'de tertip ettiği Kur'an Mealleri Sempozyumu, "meal" olgusu etrafında sanıldığından daha büyük problemlerin yumaklanmış olduğunu hayli çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

"Meal meselesi" hallolmadan Başkanlığın sitesinde yer alan, "günümüz insanına yapılan bu ‘Kur’an’la buluşma’ çağrısı, koca ömrünü gölgeler ve fani hevesler peşinde tüketen, bilgisizliği, hırs ve kibri yüzünden iki adım ötesini göremez olmuş modern insanın salt Kur’an’la bilgilenmesi imkânı değil, aynı zamanda Kur’an ikliminde soluklanması, Kur’an ahlakı kazanması, ilahi kelamın esintisi ile üzerindeki ölü toprağının kalkması, varoluşa hikmetle ve iz’anla bakarak huzur bulması ve dirilmesi fırsatıdır" tarzındaki açıklamanın gerçeğe tekabül etmesi mümkün müdür?
Adını andığım sempozyumda sunulan tebliğler ve yapılan müzakereler 2 cilt halinde basılmış durumda.[1] Orada bizzat Diyanet'in neşrettiği meali muhtelif açılardan eleştiren bir tebliğ de yer alıyor[2] Tek başına bu durum bile "meal problemi" çözülmeden Kur'an'a yapılan vurgunun da çağrının da pratik bir anlam taşımayacağını göstermeye yeterli.

Yine o tebliğlerde, ülkemizde "çok satan" meallerden M. Esed ve Y.N. Öztürk'e ait olanların, eleştirel olarak üzerinde en fazla durulan mealler olması hayli manidar bir durum. Bir kısmı daha sonraki tarihlerde neşredildiği için o sempozyumda bahse konu edilmeyen –M. İslamoğlu, İ. Eliaçık gibi isimlere ait– mealler de hesap edilerek düşünüldüğünde, meal meselesinin "problem" olmaktan çıkıp, ilim adamları ve ilmî mahfiller tarafından bir an evvel el atılması gereken bir "kriz"e dönüşmekte olduğu daha net olarak görülecektir.
Konuya yüzeysel olarak ve dışarıdan bakanlara bile, "Tutarlı bir kitap bunların hepsini aynı anda söylüyor olamaz" dedirten çeviri farklılıkları ve taban tabana zıt anlama tarzları Kelam-ı İlahi'nin mümkün olduğunca uzağına itilmelidir. Kur'an-ı Mübin bu türlü çelişkilerden sonsuz kere münezzehtir.
Elbette bunu söylerken Kur'an'ın, farklı anlama tarzlarına imkân tanıyan kelime ve ayetler ihtiva ettiğini görmezden geliyor değilim. İhtilafın mümkün ve hatta yerine göre "kaçınılmaz" olduğu yerlerdeki farklı tercihlerden rahatsızlık duymanın Kur'an adına sağlıklı bir tavır olduğunu söylemek mümkün değil.
Benim dikkat çekmek istediğim nokta, nazil olduğu tarihten modern zamanlara kadar bütün Ümmet tarafından belli bir istikamette anlaşılmış ve tefsir edilmiş ayetlerin, modern değerlere ve dünyaya ters düşmeme gayretkeşliğiyle çarpıtılması. Meal bunun vasıtası, "Kur'an'a çağrı" da perdesi… 
Ebubekir Sifi


Kaynak

14 Şubat 2010 Pazar

Meal Tartışmaları Ve İlk Mealciler


Meşrutiyetle beraber, Mısır Ezher Üniversitesi mensubu dinde reform yanlısı kimselerin bozuk fikirlerinin etkisi Osmanlı aydını üzerinde görülmeye başladı. Ezher, Batı’nın, İslamı içeriden yıkmada üs olarak kullandığı bir merkezdi. Etkili öğretim üyelerinin çoğu Batı hayranı mason kimselerdi.
Bunlar, asırlardır yapıla gelen uygulamaları bir tarafa bırakıp, dine yeni yorumlar getirerek dinde karmaşa çıkardılar. Geçmiş âlimleri ve kitaplarını çeşitli bahanelerle gözden düşürerek, halkı doğrudan Kur’an-ı kerime yönlendirdiler. Maksatları, dinde birlik ve beraberliğin kaynağı olan, âlimleri ve fıkıh kitaplarını yok ederek birliği bozmak, dini tartışılır hale getirmekti. Onlar da biliyorlardı ki, her meal farklı olacak, bunları okuyan herkes de ayrı bir mânâ, ayrı bir hüküm çıkartacaktı.
Bu sinsi maksadı gören gerçek âlimler halkı uyarmaya başladılar. Bu önemli konu gazetelerde, dergilerde tartışıldı. Dini, Kur’an tercümelerinden ve meallerinden öğrenmenin dine vereceği zararlar, 1924 yılında Sebilürreşad dergisinde uzun uzun tartışılmıştır.
Zararlı faaliyet
Kur’an-ı kerim tercüme ve meallerinin yayılması karşısında, o günün Diyanet İşleri Başkanlığı da hareketsiz kalmamış, Müslüman halkı uyandırmak maksadıyla bir beyanname yayımlamıştı. Bu uyarılar özetle şöyleydi:
1- Kur’an tercümesi furyası, İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra başlamış zararlı bir faaliyettir.
2- İkinci Meşrutiyet’ten önce, Osmanlı devleti, dinî yayınları kontrol altında tutuyor ve ulu orta, yalan-yanlış tercüme ve tefsirlerin neşrine asla müsaade etmiyordu.
3- Müşrutiyet’ten sonra, basın hürriyetinden istifade eden birtakım art niyetli kimseler, gayrı müslimler, dinsizler, sinsi gayelerine uygun Kur’an tercümeleri neşrine başlamışlardır.
4- İlk Kur’an tercümesini Zeki Megamiz adlı bir Hristiyan Arap yapmıştır.
5- Daha sonra, Cihan Kütüphanesi sahibi Ermeni Mihran Efendi, Kur’an tercümesi basanların öncülüğünü yapmıştır.
6- Türkçe Kur’an demek, küfür sözüdür. Kur’an-ı kerim İlâhidir. Kur’an’ın tercümesi olmaz.
7- Kur’an-ı kerimi Fransızca, İngilizce, Almanca tercümesinden Türkçeye çeviren, Müslümanlıkla ilgisi olmayan Batı hayranları bile çıkmıştır.
8- Müslümanlar arasında dinî otorite ve hiyerarşi kavram ve kurumunu yıkarak, sözü ayağa düşürmek, ehl-i sünneti sarsmak ve dinin temellerini dinamitlemek isteyen kötü fikirliler, Kur’an tercümeleri vasıtasıyla, İslâm dünyasında bir reform hareketi başlatmak istemektedir.
9- İslâmiyeti halka ve gençlere Kur’an tercüme ve mealleri ile öğretmeye çalışmak, son derece yanlış ve zararlı bir metoddur.
O dönemde kimler meal, tercüme yapmamış kı? Mason Ömer Rıza Doğrul... Arapça bilmeyen İsmail Hakkı Baltacıoğlu... Yıllar geçtikten sonra ehli sünnet olmadığını kendisi ilan eden Abdülbaki Gölpınarlı ve daha niceleri... Yine, Türkiye’de Lions Kulüplerinin örgütlenmesini yapan Osman Nebioğlu, 1943 yılında kurduğu Nebioğlu Yayınevi tarafından “Türkçe Kur’an-ı kerim” adı ile meal bastırmıştır. (Cengiz Özkaynakçı, İblisin kıblesi, s. 210)
Şu anda çoklarının kafasına, “İslâmiyeti öğrenip, din kültürü edinmek istiyorsan, alacağın ilk kitap bir Kur’an mealidir” yanlış fikri iyice yerleştirilmiş bulunmaktadır. Bu fikir dimağlardan mutlaka sökülüp atılmalıdır. Yoksa dinde kargaşa önlenmez ve din yıkılır gider.
İçeriden yıkma faaliyetleri
Şu husus iyi bilinmelidir ki, Müslümanlar için yegâne kurtuluş metodu imanda, ibadette, muamelatta ve ahlâkta ehl-i sünnet büyüklerinin fıkıh ve ilmihâl kitaplarını okuyup, bunlarla amel etmektir.
Dinimizde Kur’an meal ve tercümesi bezirgânlığının yeri yoktur. Türkçe meal ve tercümeler, aslı Arapça olan Kur’an-ı kerimin yerini asla tutamaz. Her Müslümana bir, hatta on çeşit Kur’an tercümesi verseler, o, bu tercümeleri mütalaa ederek, gerekli ilmihal bilgilerini öğrenemez.
Son devrin büyük din âlimlerinden Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Mes’eletü Tercümeti’l-Kur’an adlı eserinde, Kur’an tercümesi modasının arkasındaki gizli ve sinsi emelleri ve dinimizi içten yıkma plânlarını açıklamaktadır.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Meal Üzerinden Din Tasavvuru İnşası

Ülkemizde meal meselesi –hayli bolartılmış da olsa– bir "imkân" olarak görülme sınırını çoktan aşmış, ciddi bir "tehlike" oluşturmaya başlamıştır.

Meal yazarlarının gerekçelerine bakın: Diğerlerinin meallerinin şu veya bu noktalarda eksiklik/yetersizlik/arıza ile malul olduğu hemen hepsinin ortak tesbiti. Mevcut meallerin Kur'an'ın şiirsel/lirik üslubunu yansıtmadığı gerekçesiyle kaleme alınmış "manzum meal" bile mevcut. Yazılan her meal yeni bir mealin yazılmasına gerekçe teşkil ediyorsa, bu işin hakemliğinin –zaten kendisi "meal mağduru" haline getirilmiş– okuyucuya havale edilmesi çözüm müdür gerçekten? Bu gidişe dur demek bu Ümmet'in sorumluluğu değil midir? ..............


Meal olgusuna mesafeli yaklaşmamın tek sebebi sadece mealin teknik olarak Kur'an ayetlerinin çok boyutlu ve çok katmanlı anlam örgüsünü yansıtmaktan mahrum bulunuşu değil. Aynı zamanda kendi bakış açısını, meşruiyet kaynağı olarak Kur'an'a tescil ettirme gayesiyle kaleme alınmış meallerin, mevcutların önemli bir yekûnunu oluşturuyor oluşu da gözden uzak tutulmamalı. "Meal üzerinden din tasavvuru inşası" adını verdiğim bu faaliyet, pek çok meal yazarının yaptığı işin "Kur'an'ı tahrif" anlamı taşıdığı tesbitine dayanıyor.

Soru şu: Geçmişte Batınîler'in, modern çağada Kadıyânîler'in ve bunlarla şu veya bu ölçüde örtüşen çizgileri benimsemiş kesimlerin Kur'an'ı kendi gayeleri istikametinde yorumlamaları birer "tahrif" (anlamın tahrifi) girişimidir de, günümüzde aynı işi kendi amaçları doğrultusunda yapan meal yazarlarının yaptığı iş neden "masum"dur? Tamamı


6 Ağustos 2009 Perşembe

Gerekçeli Meal-Tefsire Gerekçeli Tenkidler


Hikmet Akpur

Kur’ân-ı Kerim üzerine kelam edip, yazı yazanların, Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in şu ikazını her zaman nazara almaları lâzımdır: (من فسر القرآن برأيه فليتبوأ مقعده من النار) “Her kim Kur’ân’ı re’yiyle tefsir ederse ateşteki yerine hazırlansın.” (Tirmizi, Ebu Davud, Nesai) Zira isabet de etse, sahih bir usule, ilme istinad etmeyen tefsirler hevaî olmaktan halî değildir. Bu i’tibarla yeterince cehd etmeden, taharrî ve tetebbu‘da bulunmadan Allah’ın âyetleri hakkında sarf-ı kelam etmek, insanların sathî reylerinin, zanlarının Kur’ân’ın hakikî ma’nası yerine ikame edilme tehlikesini taşır. İlim minberinde hoca kisvesiyle oturup da halka hitap edenlerin, hatta kitap te’lif edip neşredenlerin, insaflı olmaları, cehdlerini sonuna kadar sarfetmeleri bir vecibedir…

Günümüzde, Kur’ân meali yayınlamak, artık mücerred ticari bir faaliyete dönüşmüştür. Ortalık, hassaten Elmalılı merhumun, meallerinden geçilmiyor. Dahası Elmalılı’nın Hak Dini Kur’ân Dili mealinin, sadeleştirilmesinin lüzumsuzluğu bir yana, ne kadar ehliyetle sadeleştirildiği (hakikatte yavanlaştırıldığı) da ayrı bir mes’ele. Biz, bu yazıda Mustafa İslamoğlu’nun “Hayat Kitabı Kur’ân Gerekçeli Meal-Tefsir” isimli çalışması üzerine tenkid ve fikirlerimizi serdetmeye çalışacağız. Burada tenkidden maksad, hakkın ortaya çıkarılması niyeti olup, asla bir tahkir tezlil niyeti taşımamaktadır. Hadd-i zatında binlerce insanın karşısına, Allah’ın Kitabı’nın meal-tefsiri da’vasıyla çıkıldığı için, mezkûr neşriyat dolayısıyla, fıkhî, i’tikadî bazı mahzurlar gördüğümüzden, ikazı bir vazife olarak telakki ediyoruz. Tenkidimizi, evvela, yazarın girişte usulüyle ilgili serdettiği fikirlerinden başlattık. Daha sonra da meal ve tefsir kısmında hatalı olarak bulduğumuz hususlara maddeler halinde işaret edeceğiz. Ancak bu yazımız, kitabın tamamının tek tek incelenmesi şeklinde olmayıp, intihab suretiyledir. Yazarın mukaddimesinde belirttiği, yaklaşım tarzı, aslında günümüzde Kur’ân'a, hatta İslam tarihine bakıştaki usul problemlerini içerdiği ve zannımca da, meal-tefsirde serdedilen hatalı reylerin de kaynağını teşkil ettiği için, üzerinde daha fazla durulmayı gerektiriyorsa da, biz mevzunun sınırlarını fazla taşırmadan, işaretlerle iktifa edeceğiz:

“Anlamın merkezinde Allah’ın olduğu zamanlarda, hayatın merkezinde de vahiy oldu. Böylesi zamanlarda anlam doğru bir biçimde elde edildi, üretildi ve iletildi. Bunun devamı lafız-mana-maksat üçlüsünün ayrılmamasına bağlıydı. Bunları birbirinden ayırıp koparma teşebbüsleri, her seferinde anlam binasını biraz daha zayıflattı. Bu sürecin sonunda anlam üretimi durdu…” Tamamı

9 Temmuz 2009 Perşembe

Öyle Bir Zaman Gelecek Ki, Bu Ümmetin Âhiri, Evveline Lânet Edecek

MUHAMMED ZÂHİD el-Kevserî’nin Makâlât’ında “Selef'in nasslardan anladığı neyse, anlaşılması gereken odur” ibâresinin geçtiğini okumuştum bir yazıda…

Bir anlamda bu, nassların keyfî yorumlanmasının önüne geçmenin ve Hak Din’i, önceki örneklerde görüldüğü türden tahrip ve tahriflerden mâsun kılabilmenin en önemli vesilelerinden biriydi.

Ebubekir Sifil Hoca’nın fevkalâde yerinde teşhisiyle, şimdiye kadar gelmiş geçmiş tüm bid’at fırkalar kendilerini Kur’an’la refere ediyorlardı.

O halde, şimdilerde terviç edildiği gibi, Din’i sadece Kur’an’ın ne söylediğine indirgediğinizde, ortaya türlü türlü Kur’an telakkileri çıkması gayet doğaldı. Her görüş kendisini Kur’an üzerinden ifadelendirse de, zihnimize zerk edilen, Kur’an’ın ne dediğinden/demek istediğinden çok, okuyanın ondan ne anladığı olmaktaydı.

İşte tam da bu nedenle mezhep imamları ittifakla, Kur’an’la birlikte Sünnet, İcmâ’ ve Kıyas gibi üç önemli unsuru şer’î deliller arasında zikretmişlerdi. (1)

Bugün ise selefin nasslardan anladığı ve aktardığı birikime dudak büken, evvelki âlimlerin müktesebat ve tetebbuatını hafife alan ve öncekilerin dini çoğu noktada yanlış anladığını imâ eden genellemeler yapan ‘türedi’ bir makule zuhur etti.

Bir rivâyette (rivâyet, yanlış aklımda kalmadıysa Tirmizî’de Fiten bâbında geçiyor) Efendimiz (s.a.v), “Öyle bir zaman gelecek ki, bu ümmetin âhiri, evveline lânet edecek” buyuruyor.

Modern İslâm düşüncesi üzerinde yüzeysel bir okuma yapmak bile, mezkûr rivâyetin haklılığını göstermeye yetecektir.

Tamamı


2 Temmuz 2009 Perşembe

Nedir Bu Meal Enflasyonu?


Ehil insanların yaptığı çalışmalara bir sözümüz olamaz, onları ancak şükranla yâd ederiz. Bu çalışmaların Kur'an'ın anlaşılmasına hizmet ettiğine de kuşku yok. Az sayıdaki bu çalışmalar, bu yazının tenkit oklarından münezzehtir, böyle biline.

Coğrafyamızda bu kadar talep mi var ki, bu kadar meal yapılmıştır? Ortada bu kadar meal var iken hâlâ yeni tercüme çalışmalarının yapılması ise, sizce de manidar değil midir? Kur'an tercümesinin çok çetin bir iş olmasına rağmen en kolay faaliyet alanına dönüşmüş olması, insana “Pes!” dedirtiyor. Bir meal çalışması ihtiyaca binâen yapılır.

Soruyorum, 200 civarındaki meal hangi ihtiyaca binâen yapıldı? Bir anekdotumu paylaşayım.

Kur'an tercümesinin ne kadar ayaklara düşürüldüğünü izah sadedinde. Bir defasında bir ilahiyat fakültemize ziyarete gitmiş, bir hocanın ofisinde ağırlanmıştım. Masanın üzerinde açık olan 4-5 farklı meal çalışması vardı. Ev sahibimiz, başka bir arkadaşıyla beraber Kur'an tercümesi yapıyordu. Önce tercümesi yapılacak âyetin orjinal metni tilâvet ediliyor, sonra da masa üzerindeki mealler sırasıyla okunuyordu. O meallerden hangisi onların algı dünyasındaki anlama yakın geliyor ise, onu tercih edip kendi meallerine alıyorlardı. Bazen masadaki tercümeleri birleştirip kendi orjinal tercümelerini oluşturuyorlardı!.. Kes, yapıştır ameliyesi anlayacağınız...

Müslümanların ortak mukaddesatına taalluk ettiğinden, ortada; dinî, içtimaî ve ilmî anlamda büyük bir sorumluluğun olduğu, meal işine soyunanların âzade olmadıkları izahtan vârestedir.

Çünkü sıradan vatandaşlar okuduğu meali Allah'ın mesajı diye anlıyor, öyle kabul ediyor. Başka hiçbir dilde olmadığı kadar bizdeki meal çalışmalarını tetikleyen sâik nedir acaba? Kur'an'ın en çok okunan kitap olması yönü mü? Yani işin maddi getirisi ya da şöhret kısmı mı? Yoksa Kur'an'a hizmet aşkı mı? Hüsnü zanda bulunarak hizmet aşkının belirleyici olduğunu kabul ediyorum. Vahye hizmet aşkı ise, yapılan çalışmalarda titizliği maksimum düzeyde tutmayı... Ehil olmayanları ise, muhabbet besledikleri ilahî mesaja zarar vermemelerini ve meal gibi uhrevî sorumluluğu yüksek olan işe soyunmamalarını elzem kılar.

Kaynak


20 Mart 2009 Cuma

Kur'ân-ı Kerîm Aleyhinde Dehşetli Bir Plan

Kur'ân-ı Kerîm Aleyhinde Dehşetli Bir Plan

Bundan on iki sene evvel işittim ki, en dehşetli ve muannit (İnatçı) bir zındık Kur’ân’a karşı sû-i kasdını tercümesiyle yapmağa başlamış ve demiş ki: “Kur’ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” Yâni, lüzumsuz tekraratı herkes görsün ve tercümesi onun yerinde okunsun, diye dehşetli bir plân çevirmiş.

Fakat, Risâle-i Nur’un cerhedilmez hüccetleri (Delil) kat’î isbat etmiş ki: Kur’ân’ın hakikî tercümesi kabil değil ve lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabî yerinde Kur’ân’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisan muhafaza edemez ve herbir harfi, on adetten bine kadar sevab veren kelimat-ı Kur’âniyenin mu’- cizâne ve cem’iyetli tâbirlerinin yerinde, beşerin âdi ve cüz’î tercümeleri tutamaz. Onun yerinde câmilerde okunmaz diye Risale-i Nur her tarafta intişâriyle (Yayılmak) o dehşetli plânı akîm (Neticesiz) bıraktı. Fakat o zındıktan ders alan münafıklar, yine şeytan hesabına Kur’ân güneşini üflemekle söndürmeğe ahmak çocuklar gibi ahmakane ve dîvânecesine çalışmaları sebebiyle bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mes’ele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalar ile görüşemediğim için hakikat-ı hâli bilmiyorum. Kaynak

Meyve Risalesi’nden

19 Mart 2009 Perşembe

Türkçe Kur’an


Kur’an'ı kerim'i tercüme işi Mehmet Akif Ersoy'a verilmişti..

Ancak Mehmet Akif, ilk yıllardaki atmosferin giderek değiştiğini görünce, çevireceği Kur’an tercümesinin istemediği bir maksat için kullanılacağını anlamış ve aldığı ücreti iade ederek bu işten vazgeçmişti... Tüm ısrarlara rağmen de çevirisini yetkililere teslim etmemişti…

"Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli;
Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;
Bu ezanlar ki, şehadetleri dinin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli."

İfadelerini, yazan Mehmet Akif’in, bu marşını ayakta alkışlayan ruh tamamen gitmiş, şimdi yerine, bu satırların yazarın karamsarlığa düşüren tavırlara girişilmişti.. Yazdığı şiirlerde ve milli mücadele yıllarında yaptığı etkili konuşmalarla halkı toplayan Akif, gelinen noktadan endişe ediyordu…

Kur’an-ı kerim'i tercüme görevini ise daha sonra, meşhur müfessir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır yerine getirecekti... Elmalılı da, Akif'le aynı endişeyi taşımakla birlikte, çevirdiği Kur'an'ın önsözüne, "Haşa Türkçe Kur’an" şeklinde bir ifade koyacaktı.. Türkçe Kur’an olamayacağını anlatmak için kullandığı bu cümleyi, mukaddimeden çıkarması istendiğinde ise, bir adım daha atarak, "Türkçe Kur’an mı var behey şaşkın!" ifadelerine yer verecekti..
Tartışmalar sürüp gidiyor ancak kimse dinde reform taleplerinin gerçekleşebileceğine ihtimal vermiyordu... Ta ki 1932 ramazan'ına kadar... Tamamı

Muharrem Coşkun


Bunlara da göz atabilirsiniz

Blog Widget by LinkWithin