20 Ağustos 2013 Salı

Hedef: 'İslâm'a karşı İslâm' ve Sünnî omurganın çökertilmesi

Önce şu: Mısır'daki tezgâh ve ardından gelen katliamlar, Mısır'daki kuklaların eseri değildir: Ustalarının eseridir: Batılı haydutların.
Mısır'daki darbeyi Suudların desteklemesi, sadece görüntüyü kurtarmaktan ibarettir. Suudların ve petrodolar Arap kabile devletlerinin Mısır'daki darbeye destek vermelerinin gerisinde, Amerikalılar, Yahudiler ve İngilizler var.
Yapılmak istenen şey ne peki? Yapılmak istenen şeyi, şu soruları dikkate almadan anlayamayız:
Fransızlar, (siz bunu 'Almanlar' diye okuyun) Humeyni'nin elini kollunu sallaya sallaya İran'da devrim yapmasına neden göz yumdular sanıyorsunuz? Son çeyrek asırdan bu yana, Amerikalıların işgal ettiği, altüst ettiği Balkanlar'da, Kafkaslar'da ve Ortadoğu'da neden sadece iki ülkenin, İngiltere ile İran'ın önü açılıyor sanıyorsunuz ki?

Tamamı

20 Haziran 2013 Perşembe

Batı, İslâm’a Karşı Mücadelesinde Bu Üç Kuvveyi de Kullanmıştır


Bu tahlili, daha geniş bir düzleme taşırsak: Vahyi reddeden seküler hümanizme dayalı Batı uygarlığını ve Batının yerkürenin galibi durumuna geldiği andan itibaren İslâm’a ve Müslümanlara karşı giriştiği üç küsur asırlık mücadeleyi bu çerçevede analiz edersek:
Modern Batı, İslâm’a karşı mücadelesinde bu üç kuvveyi de kullanmıştır. Bir yandan, Allah’ın varlığını red ve inkâr eden ateistleri, öte yandan Allah’ın varlığını kabul etmekle birlikte semavî dinleri, yani ilâhî vahyi ve peygamberleri reddeden deistleriyle; ayrıca, Batının galip konumundan istifadeyle arada Müslümanları İslâm’dan koparıp kendi inancına döndüreceği umuduna kapılmış Hıristiyan misyonerleri ve hele ki bütün akademik maskesine rağmen mü’minlerin aklına dinleri hakkında türlü çeşit şüpheler düşürme ve mü’minleri birbirine düşürme gayretiyle kuşanagelmiş koskoca bir oryantalistler ordusuyla; asırlardır Batı İslâm’a karşı ‘kuvve-i akliye’ cihetinde bir mücadelenin içindedir, ama bu mücadeleden galibiyet devşirmeyi bir türlü başaramamış haldedir. Bilakis müntesiplerinin en zayıf durumda olduğu modern zamanlarda dahi İslâm, en güçlü zamanında Batının içinden Hıristiyanlıktan veya deizmden veya ateizmden kopup İslâm’a seçen milyonlarca muhtedi devşirmiş haldedir.

19 Nisan 2013 Cuma

Hiçbir Dînî Kutlama Milâdî Takvime Göre Yapılmaz

Kutlu Doğum Haftası

Hiçbir dînî kutlama milâdî takvime göre yapılmaz.
O zaman biri de kalkar, ramazanı serin ve kısa günleri olan kışın bir ayına sabitlemek ister, nitekim istemiş bakın 26 nisan perşembe gününün yazısında Can Ataklı “Ramazan sabitlenemez, Kutlu Doğum Haftası sabitlenir” başlığıyla neler yazmış:
“İlk defa yazmıyorum, birkaç yıldır yazıp dikkat çekmeye çalışıyorum, ama malum koro hep tepki gösteriyor. Kutlu Doğum Haftası’nı kutluyoruz. Anlamı şu; diyanet 1989’da Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in doğum gününü mîlâdi takvime göre sabitledi ve bu kutlu günün bulunduğu haftayı Kutlu Doğum Haftası olarak ilan etti. Hazreti Muhammed’in doğum günü mîlâdi takvime uyarlanınca nisanın üçüncü haftasına denk geliyor.
 
Cumhuriyet ilan edildikten sonra takvimde de değişiklik yapılmıştı ama dini günler bakımından kameri takvime uyuldu. Ramazan ya da Şeker Bayramı, Kurban Bayramı, bütün kandillerde olduğu gibi.
 
Birkaç kez asla dînî açıdan değil ama dinin de emri olan “Zamana göre yaşamı kolaylaştırma” ilkesinden hareketle Ramazan’ın mîlâdi takvime göre sabitlenebileceğini iyi niyetle yazmıştım. Kıyamet kopmuştu. Dini günlerde hicri takvim kullanılmasının esas olduğu, İslam’ı sulandırmaya kimsenin kalkamayacağı, dini bilmeyenlerin ahkâm kesmemesi gerektiğini söylemişlerdi.
 
Ama nedense Kutlu Doğum Haftası’nın miladi takvime uyarlanmasına kimse karşı çıkmıyor.Sâhi neden?”

İşte görüyor musunuz ileride bu iş başımızı ağrıtır, ayrıca bu nisan durmaz ki yarın receb, şaban, ramazan gibi aylara da denk gelecek, bu sefer millet Peygamberimiz recepte yâhut ramazanda doğmuş sanacak, bir de o hafta miraç, beraat ve kadir geceleri gibi kandile rastlarsa ki birkaç yıl sonra bunlar olacak, o zaman millet Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kadir gecesi felan doğduğunu sanacak.

Bir de birkaç yıl sonra mevlid kandili nisanın başına denk gelince seyreyle gümbürtüyü! Yâ hu din işlerinde yenilik çıkarmaya ne gerek var?! Osmanlı ecdadımızın 650 yıllık isabetli uygulamalarına uymak neyimize yetmiyor?! Benden söylemesi, yetkililere bu hususu ulaştırırsanız Rasûlüllâh(Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)de sizden razı olur inşâallâh.


Tamamı

7 Nisan 2013 Pazar

Kader


Bu hadîs-i şerîfte geçen “Kadere inanma” maddesi, İsla­m­oğ­lunun Buhârî’den naklettiği 4404 numaralı hadîs-i şerîfte mevcut değilse de, Müslim’in 9 ve 11 numaralı hadis-i şerifle­rinde bulunmaktadır.
Zâten kader konusu Kur'ân-ı Kerîm’de sa­râhaten beyân edilmekteyken, bunun bir hadis­de geçip diğerinde geçmemesi neyi değiştirir? Nitekim Allâh-u Te‘âlâ:
﴿ وَكَانَ أَمْرُ اللّٰهِ قَدَرًا مَقْدُورًا ﴾
“Allâh’ın emri muhakkak yerini bulan bir kader olmuştur” (Ahzâb Sûresi:38) buyurmak­tadır. Diğer bir âyet-i kerîmede de:
﴿ إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ ﴾
“Şüphesiz ki, biz her şeyi bir ka­derle yarattık.” (Kamer Sûresi:49) buyrulmuş­tur.
İbn-i Kesîr Tefsîrinde zikredildiğine göre bu âyet-i kerîme­nin sebebi nüzûlü olarak Ahmed ibn-i Han­bel (Radıyallâhu Anh):
“Müşrikler kader konusunda Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ile çekişmek için gel­dik­le­rinde bu âyet-i kerîme nâzil oldu.” demiştir. (Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned:2/444)
Müs­lim, Tirmizî ve İbni Mâce de bu şekilde nak­let­mişlerdir. Bezzâr’dan nakle göre:
“Bu âyet-i kerîmeler kaderi inkâr edenler hakkında inmiştir.” (Müslim, Kader:4, no:2656, 4/2046; Bezzâr, no:1513, 2/110; İbni Kesîr, et-Tefsîr:13/305)
İbni Ebî Hâtim’in Zürâre (Radıyallâhu Anh)­dan rivâyetine göre Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«نَزَلَتْ فِي أُنَاسٍ مِنْ أُمَّتِي يَكُونُونَ فِي آخِرِ الزَّمَانِ، يُكَذِّبُونَ بِقَدَرِ اللَّهِ.»
buyurmuş­tur.
“Bu âyetler, üm­me­timin son döneminde zuhûr edip, Allâh’ın kaderini inkâr edecek olan birtakım insanlar hak­kın­da indi.” (İbni E­bî Hâtim, no:18714, 10/3321; Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Ke­bîr, no:5316, 5/276; İbni Kesîr, et-Tefsîr:13/305)


Buhârî kader hakkında müstakil kitab (bö­lüm) açarak:

﴿ وَكَانَ أَمْرُ اللّٰهِ قَدَرًا مَقْدُورًا ﴾
“Allah’ın emri muhakkak yerini bulan bir kader oldu.” (Ahzâb Sûresi:38)âyeti kerîmesini zikretmiş ve o babta kaderle alâkalı yirmi altı ha­dîs-i şerîf rivâyet etmiştir. (Buhârî, Kader, no:6221-6246, 6/2433-2441)


26 Şubat 2013 Salı

Parça Bütünden Habercidir



“Batıl din ve ideolojileri neden derinlemesine incelemek gerekmiyor?” diye soranlara, yazarımız Mehmed Selahaddin Şimşek
şu cevabı vermişti:
-Bir yemeğin bozuk olduğunu anlamak için tamamını bitirmek icap etmez.



25 Şubat 2013 Pazartesi

Fetva Vermek

"Ben İslam alimi değilim"le başlayan cümlelerin ardından "ama…" ile devam eden hüküm cümleleri kuran yazarlara da bir çift sözüm var: Yaptığınız iş düpedüz "fetva vermek" olduğu halde İslam alimi olmadığınızı sözün başında vurgulayarak sergilediğiniz yaman çelişkinin farkında olmayışınız –yaptığınız işin mahiyetini kavrayamamaktan kaynaklanan cehaletiniz sebebiyle– tolere edilebilir belki. Ama Kur'an ve Sünnet hakkında sergilediğiniz –oryantalistleri çağrıştıran ve katmerli bir "yabancılaşma" içinde kıvrandığınızı gösteren– bu tutum, bir "Kur'an ve Sünnet' tahrifi girişimi"dir.

Hem fetvaya ehil olmadığınız halde fetva veriyorsunuz; hem de bunu kötü biçimde yapıyorsunuz. Sizler Allah ve Resulü'nün hükmünü/muradını değil, modern değerleri esas kabul etmekle önce hükmü veriyor, ardından bunun gerekçesini oluşturmak için çırpınıyorsunuz. Ehl-i Kitap kendi kitaplarını tam da böyle tahrif etmişti!...
 
Tamamı

21 Şubat 2013 Perşembe

Camiler Kadınlarla Değil Erkeklerle Doldurulmalıdır







Ene

Aksiyonu fikir, fikri araştırma, araştırmayı muhalefet/müdafaa heyecanı besler.
Her heyecan gibi bu ikisinin tabanında da bir “ben” hissi vardır. 

Binaenaleyh keşfedilen her fikir, doğrudan muhtevasını, dolaylı yoldan sahibinin benliğini ifade eder ve tam da bunun için her fikir istiğfarı muciptir. 

Namazın bitiminde nasıl istiğfar ediyorsak tefekkürün sonunda da öylece istiğfar etmeliyiz.
Allah'ım, keşfettiğimiz fikirler doğru bile olsa, yanısıra inkişaf eden enâniyetimiz için senden af diliyoruz.


Talha Hakan Alp

23 Ocak 2013 Çarşamba

Allah Teala Geleceği Bilmez mi?

Bir gecemi heba ettim Abdülaziz Bayındır’ın videolarını izleyeceğim diye. Hâsılası şu:

Abdülaziz Bayındır size diyor ki: Bu ümmet, Allah’ın dinini tahrif etmek için yapılabilecek her şeyi yapmış: Başta Kur’an olmak üzere eline geçirdiği her şeyi alt üst etmiş. Sözlükleri bile tahrif etmiş bir ümmetle karşı karşıyayız. Hadisler, Fıkıh, Tefsir, Tasavvuf… “Din” denince aklınıza gelen her ne varsa dejenere edilmiş, bozulmuş, aslından uzaklaştırılmış. Allah size Abdülaziz Bayındır’ı göndermeseymiş haliniz harapmış yani!
İşin şakası bir yana, tam bir “patolojik vaka” ile karşı karşıyayız. Böyle bir zihin ve ruh durumundaki birinin sadece başkalarına değil, kendine de zarar verebileceğini gözden ırak tutmamalı.
Abdülaziz Bayındır, kullarının ne yapacağından habersiz bir tanrıya inanıyor! Abdülaziz Bayındır yarın ne yapacağını biliyor, ama tanrısı bilmiyor!
Abdülaziz Bayındır’ın tanrısı, yapacaklarını “takdir” etmekten aciz; o, “karar veren” bir tanrı. Malumdur ki her “karar”ın öncesinde bir “kararsızlık” süreci vardır. O mu olsun, bu mu olsun der, sonra seçeneklerden birine karar verirsiniz. İşte Abdülaziz Bayındır’ın tanrısı da tam böyle yapıyor!
....
Sözün kısası, ulemamızın “şehvetu’z-zuhûr” dediği psikoloji, ahir zamanda pek çok kimsenin benliğini esir almış durumda. Bir insan kendisini, ulemaya muhalefet edecek yetkinlikte görebilir; onların verdiği hükümleri tartışma mevkiinde olduğunu düşünebilir. Bu başka şeydir; ait olduğu tarihi, medeniyeti, müktesebatı, züccaciye dükkânına girmiş fil gibi tahrif etmeye, kırıp dökmeye yeltenmek başka şeydir.
Bu ümmetin ilmî müktesebatı Abdülaziz Bayındır gibilerinin ifrazatlarıyla yıkılacak olsaydı, müsteşriklerin yüzlerce yıllık çabası arzu ettikleri neticeyi verirdi. O müktesebat adına değil, ama Abdülaziz Bayındır’ın bu kör gidişle kafasını nereye çarpacağı konusunda endişe edilse yeridir…




5 Aralık 2012 Çarşamba

“Gönlün yitirdiği hikmet kumaşı, gönül ehlinin katında ele geçer.”
 
“Katı taş olsan, mermer kesilsen bile, bir gönül sahibine ulaştın mı inci olursun.”
“Kuş, ancak kendi cinsinden kuşlarla uçar.” 

“Allâh ile oturup kalkmak isteyen kişi, velîler huzûrunda otursun. Velîlerin huzûrundan kesilirsen, helâk oldun gittin demektir.” 

“(Sâlih) insanlarla dost ol (ki sâdıklar kervanı çoğalsın). Çünkü bu kervan ne kadar kalabalık ve cemaati çok olursa, yol kesenlerin (isyankârların) beli o kadar kırılır.”

Hz.Mevlana

28 Kasım 2012 Çarşamba

Ömer Nasuhi Bilmen Efendinin Papaz Karşısında ki Duruşu

O zaman İstanbul'da bir patrik vardı. Amerika'dan buraya reis-i cumhurun uçağıyla gelmişti. İstanbul'da Fatih'in türbesi açıldığı zaman o da buradaydı. Türbenin kapısı açılırken Rumca bir konuşma yaptı. Nureddin Topçu da Türkçe bir konuşma yaptı.
Fazla kalabalık bir merasim değildi. 40 ya da 50 kişi ancak vardı. Bu Patrik geldiğinde İstanbul müftülüğünü ziyaret etmiş. Aradan bir müddet geçtikten sonra o zamanki İstanbul valisi Fahrettin Kerim Gökay: "Efendi hazretleri, bir nezaket ziyareti arz etmez misiniz?" diyor. 
Ömer Nasuhi Efendi, "O bizim kapımıza gelmekle mükelleftir. Ben onun kapısına gidemem. O bizim kapımızın zimmîsidir" diyor. Aradan bir süre geçtikten sonra vali Gökay tekrar arıyor. Bu arada, Fahreddin Kerim Gökay namazını kılardı. Ben bunu biliyorum. Abisi sabah namazı için Fatih Camii'ne cemaate gelirdi. Mütedeyyin bir kimseydi. 
Bunlar Tatardır. Vali Gökay telefonda diyor ki: "Patrik bizi ziyarete gelecek. Siz de teşrif etseniz de bir mülakat hâsıl olsa." 
Ömer Nasuhi Efendi, "İstanbul valisi olarak zat-ı âlînizi ziyarete gelirim. Lakin resmî müftü kıyafetimle gelmemde bir mahzur var mıdır?" diyor. 
Bakınız o mütevazı hocaefendi neyi düşünüyor… Vali, "Hayhay efendim, tabii ki gelebilirsiniz" diyor. 
Ömer Nasuhi Efendi, kayınpederime, "Senin cübben güzel, iyi bir cübbe. Sen onu bana ver, sarığımı sararım. O şekilde giderim" diyor. Nihayet görüşme zamanı geldiğinde Fikri Efendi'yi (Aksoy) de yanına alarak valiliğe gidiyor. Valilikteki görevlilere "Patrik geldi mi?" diyor. "Hayır, gelmedi" diyorlar.
 "Öyleyse beni şu kenardaki odalardan birine alın. Patrik geldikten sonra bana haber edersiniz" diyor. Patrik gelince kendisine haber veriliyor. 
Patrik içeri girip oturduktan sonra Ömer Nasuhi Efendi kemal-i azamet ve heybetiyle içeri giriyor. Patrik ayağa kalkmak mecburiyetinde kalıyor. Patrikten önce girmesi durumunda bir Müslüman müftü olarak patriğin önünde ayağa kalkma durumuna düşmemek için böyle yapıyor. İşte bizim hocalarımız böyle insanlardı. Bir de şimdiye bakın. Bizim ağalar onların kapısına kadar gidiyorlar ve Ramazan iftarı veriyorlar. Allah aşkına bu nereden çıktı?! Kime ne iftarı veriyorsunuz? İftarla istihza mı ediyoruz? İftar sofrası Allah'ın has kullarının ziyafet-i ilahiye sofrasıdır.

Emin Saraç Hocaefendi
Tamamı 

26 Kasım 2012 Pazartesi

Hak din yalnız İslam’dır



Hak din yalnız İslam’dır.
 Al-i İmran 19

İslam dininden başka din isteyenlerin, dinlerini Allah kabul etmez. Bunlar ahirette en büyük zarara uğrayacaklardır.
 Al-i İmran 85

22 Kasım 2012 Perşembe

Ümmetimden bir topluluk (kıyamete kadar) Allah'ın emrini ayakta tutmaya devam ederler.Onları terk edenler ve muhalif davrananlara kendilerine bir zarar veremez.Bu, Allah'ın (kıyamet) emri gelinceye kadar devam eder.Onlar insanlara devamlı üstün gelirler. 

Buhari İ'tisam 10;
Müslim İmamet,53;
Tirmizi fiten 27..

Bunlara da göz atabilirsiniz

Blog Widget by LinkWithin