26 Nisan 2012 Perşembe

Modernitenin Din Algısı

Modern zamanların Müslüman kimliklerinde neleri eksik görüyorsunuz?
Modernitenin getirmiş olduğu din algısı hepimize bir miktar bulaştı. Ekonomiye bakışımızda, dünya yaşantımızda, kadın-erkek ilişkilerinde vb. bir çok alanda kendisini ortaya koyuyor. İmanımızda, algılarımızda, bilgi seviyemizde sorun var. İkincisi İslam’ın pratiğinden büyük ölçüde yoksun olduğumuz için o Müslüman bireyi bulamıyoruz. Bütün ölçüler Kur’an’ da.. İslami ilimleri yeterince hayatımıza entegre edemiyoruz. Akli (matematik, edebiyat, mantık ilmi vb) ve nakli (tefsir, kelam, hadis, fıkıh ilmi vb.) olarak ayırt etmeden ilim Çin’de olsa gidip öğrenmemiz gerekiyor. En önemli eksiğimiz bu..
Peki modernizme karşı en genel manada neler yapmalıyız?
Modern hayat çoğulcu bir toplum gerektiğini ve kimsenin bir başkasının yaşam tarzına müdahele etmemesi gerektiğini vurguluyor. Sen ona saygı duyacaksın, o sana saygı duyacak. Nasslar bize diyor ki emri bil ma’ruf nehyi anil münker yapmalısın, olgular ise hayır bir başkasının yanlışına saygı duyacaksın… Peki ama biz Müslüman’ız, bir başkasının yanlışına göz yumacaksak, onu güzel bir dille ikaz etmeyeceksek ne anlamımız kalır. Bu bizim sorumluluğumuz, bu bizim varoluş gayemiz.

22 Nisan 2012 Pazar

‘Kolaylaştırılmış Din’ Anlayışı

Mezheplerden Kurtulmak
Çağdaş müftüleri, mezheplerin dar çerçevesinden kurtulup daha serbest davranmaya, özellikle de Sahabe’nin alimlerinin görüşlerini esas almaya davet eden kolaylaştırma taraftarlarının bunu söylerken neyi amaçladıklarına dikkat etmek durumundayız. Burada, kendisini mezheplerin üzerinde gören bir tavır bulunduğunu tesbit etmek zor değil.
Fıkhî hükümleri yenilemek, yani “ıslah” ve “tecdid” adı altında “reform” yapmak isteyenlerin önündeki en büyük engel mezheplerdir. Yaşadığımız hayatı İslâmlaştırmaya çalışmak yerine, yaşadığımız hayata İslâm’dan onay aramak peşinde olanlar gayet iyi biliyorlar ki, insanımız mezheplere sıkı sıkıya bağlanmayı sürdürdükçe bunu yapmaları mümkün olmayacak.
Fıkhî hükümleri yenilemek adına hareket edenlerin “çağın problemlerine çözüm aramak” başlığı altında ortaya koyduğu hassasiyetlere katılmamak mümkün değil. Ama bu durum bizi, adeta bir panik havası içinde nerede ne bulursak almak gibi bir garabete de itmemeli.
Mezhepler Kur’an-ı Kerim’i ve Sünnet-i Seniyye’yi en doğru biçimde anlamanın yegane yolu olduğu için, tarih boyunca ortaya çıkmış büyük alimlerden hiçbirisi kendisini mezheplerden azade görmemiş, böyle bir tavrı aklından bile geçirmemiştir. İmam Gazzâlî, Takiyyüddîn Sübkî, İbn Dakîk el-Iyd, Kemalüddîn İbnu’l-Hümâm ve daha yüzlerce alim, içtihat yapabilecek seviyede oldukları halde “ben mezhepleri tanımıyorum” gibi bir tavır içinde asla olmamıştır. Tam aksine, bu büyük alimler uhrevî sorumluluk duygusu içinde hareket ederek mevcut yapıyı zedeleme anlamına gelecek her türlü davranıştan şiddetle uzak durmuşlardır.
Modern dönem müslümanlarının belki de en temel problemi şu: İçinde bulunduğumuz duruma nasıl geldiğimiz, niçin bu şartlarda yaşamak zorunda olduğumuz, dünyanın gidişatını tayin etme, ya da en azından etkileme konumuna gelebilmek için global ölçekte neler yapmamız gerektiği… gibi meselelere kafa yormak yerine, hasbelkader yaşamakta olduğumuz durumu Din’e onaylatarak rahatlamanın yollarını arıyoruz.
Sanki Din bizi, ne halde bulunuyorsak o halde rahatlatmak ve her halükârda tercihlerimizi onaylamak için gönderilmiş gibi, hayatımızı Din’e göre değil, Din’i hayatımıza göre ayarlamanın peşindeyiz sürekli. 

14 Nisan 2012 Cumartesi

İslamî Cemaatların, Tarikatların, Fırkaların Meşruiyeti

Hiçbir İslamî parçanın, tarikatın, hizbin, fırkanın, grubun, cemaatin, kliğin aşağıda sayacağım işleri yapmaya hakkı yoktur. Yaparlarsa meşruiyetlerini yitirirler.
1.Siyonistlerle, İsrail ile, onların gizli istihbarat teşkilatları ile, doğrudan doğruya veya dolaylı şekilde işbirliği yapmak.
2. Türkiye'yi yeniden bir Hıristiyan yurdu yapmak isteyen Teslisçilerle, bilhassa Siyonist Yahudilerden daha ziyade Siyonist olan Evangelistlerle işbirliği yapmak.
3. CIA ve MOSSAD ile işbirliği yapmak.
4. Sömürgeci emperyalist İslam düşmanlarıyla işbirliği yapmak, onlara faydalı olmak.
5. İslam'ın temellerinden, zaruriyatından ödün vermek.
6. Üzerinde mutlak icma bulunan "Allah katında tek hak, muteber, geçerli din İslam'dır" hükmüne aykırı sözler söylemek, İslam'dan başka da hak ibrahimî dinler vardır, onların bağlıları da ehl-i necat ve ehl-i Cennettir demek.
7. Sâlih olsun, fâsık olsun bütün mü'minleri tek bir Ümmet olarak kabul etmemek.
8. Allah katında Müslümanın derecesinin ve üstünlüğünün birinci ölçüsü olarak taqvayı kabul etmemek, onun yerine cemaat yandaşlığını getirmek ve bu suretle Kur'ana açıkça ters düşmek.
9. Zekatları Kur'ana, Sünnete, fıkha, Şeriata aykırı olarak toplamak ve aykırı olarak sarf etmek.
10. Aşırı derecede hizip ve fırka fanatizmi, holiganlığı, militanlığı yapmak.
11. Başlarındaki zevatı erbab haline getirip putlaştırmak.
Meşru olabilmeleri için bütün İslamî "parçaların" sahih itikat, Sevad-ı Âzam dairesi içinde bulunmaları gerekir.
Ehl-i Sünnet dairesi içindeki Müslümanlar din kardeşlerine taqiyye ve kitman yapamazlar.
Zekatların kimlere verileceği Kur'an-ı Azimüşşanın Tevbe suresinin 60'ıncı ayetinde çok açık, çok seçik, çok sarih bir şekilde bildirilmiştir. Bu ilahî emri çiğneyenler fasıktır, facirdir.
Kur'an bütün mü'minlerin kardeş olduğunu beyan etmektedir. Allahın tesis etmiş olduğu bu kardeşliği yıkanlar, zedeleyenler haindir, merduttur.
Allah bize, İslam düşmanlarını dost ve veli edinmeyiniz buyuruyor. Bu emri ve bu öğüdü dinlemeyip bunun tersine tutumlar sergileyenler ilahî sınırları aşmış olurlar.
İslamî, Kur'anî, Şer'î meşruiyetini kaybeden cemaatler, tarikatlar, gruplar ve parçalar rahmanî çeşitlilik dairesinden çıkmış olur.

07.04.2012 
Mehmet Şevket Eygi

10 Nisan 2012 Salı

Dindarları Tahfife Kalkışmak

“Biz herkese hakaret edelim. Halkın büyük çoğunluğunun saygı gösterdiği tarihi şahsiyetleri/din adamlarını biz tahkir edelim. Onları farklı şekilde tasvir edelim.. Bunu yaparken, hortumlanan bankalardan aktarılan milyonlarca liralık bütçeleri kullanalım. Ama kimse bize, iki çift laf edemesin. Edenleri hemen yargısız infaza tabi tutalım. Hatta mütedeyyin insanları tahkir etmek için, dini değerleri bile istismar edelim!”
Kim yapıyor bunları?
Kendilerini toplumun efendisi sayan, bir avuç azınlık.
Bunlar bir gün devletin derin bürokratı olarak karşımıza çıkıyor… Bir gün derin siyasetçisi olarak… Bir gün profesörü, bir gün aktristi.. Bir gün senaristi olarak!
 ....
Ortalığı velveleye vermek için, Kanuni Sultan Süleyman’ı, kendisine meze yapmaya kalkışıyor..
Kanuni’nin hayatını, gerçeğinden farklı göstermeye kalkışıyor.. Bu arada dini kavramları da hafife alıyor..
...
“Kanuni’nin Haremi hakkındaki bilgilerde somut bir dayanağım yok.. Uydurdum gitti” diyor..
Haydi uydurdun..
Peki, “uydurma” üzerine, dindarları tahfife kalkışmak da ne oluyor?  Kaynak





7 Nisan 2012 Cumartesi

İnsanlık Modernite İle Yoldan Çıktı

Gelenek-modernite bizi nereye götürür?
Modernite bir sapmadır. Aslolandan uzaklaşmadır. Biz asıl olana gelenek dersek, belki bir anlamada onu kategorize etmiş oluyoruz. Geleneğin miadı dolar mı? İslamiyet’i bir gelenek olarak görenler var. Aslında geleneksel ve modern olan birşey yok. İnsanoğlunun asırlardır yaşadığı bir dünya algısı var. Mümin müşrik farketmez, o hayat algısı diyor ki; şuan tanık olduğumuz küreselleşmeyi tarih boyunca görmedik. Modern zamanlarda idrak ettiğimiz kitlesel ölümlere daha önce şahit olmadık. İki dünya savaşında 100 milyon insan öldü. Yani şuan vardığımız sonucun, insanoğlunun yoldan çıkmış halinin sebebi modernitedir.
Modernite içinde kalarak Müslümanca bir modernlik oluşturmak mümkün değil mi?
Hayır değil. Çünkü modernitenin üzerine oturduğu temel protestanlıktır. Bunda katolisizmin de etkisi var. Onun Batı’da toplumda üzerinde kurduğu dayanılmaz bir baskı vardı. Bu süreci yaşayan batılı insanlar dini, hayatın dışına itmeye başladılar. Kiliseden bağımsız kalınarak hala dindar olunabileceğini söylediler. 
Bu bir eşikti ve eşik protestanlığın katolikliği devre dışı bırakmasıyla aşıldı. Protestanlık bireyin din yorumunu öne çıkardı. Aydınlanma Çağı’na gelince protestanlığın katolilisizme yönelttiği tenkid, bütün olarak akıl tarafından dine yönlendirildi. Bu defa din kurumu yani kilise hedefe konuldu. İnancın yerini bilim, kilisenin yerini seküler kurumlar aldı. Din bütün olarak devre dışı kaldı. Artık amentü diye birşey varsa onu da bilim yazacak zaten gelinen noktada şuan insanı aşan bir amentü de yok. Aydınlanmayla birlikte insanoğlunun hayatına ahireti hiçe sayan sekülerizm girdi. Dindışılık ya da dünyaya özgülük insanının çıkarlarını merkeze alan zihniyete iyice yerleşti. Sekülerizm din eksenli ya da dünya ötesi bir yaşamı kabul etmiyor. Ruhu olmayan seküler maddesel insanı ortaya çıkarıyor. Ekonomik olarak ne düşünüyorsa aslolan odur.

2 Nisan 2012 Pazartesi

Ayet Bulunan Kitapları Abdestsiz El Sürmek

İslam ve Modernite Yanyana Duramaz.

Modernlik bize her türlü tüketim kültürünü aşılıyor. Bir yandan müslüman bir kimliğimiz var. Müslümanca bir modernlik oluşturmak mümkün değil mi?

İslam ve modernite yanyana duramaz. Teorik olarak dahi böyle olabileceğini düşünmek tatmin edici değil. Söz gelimi kadın-erkek ilişkileri, kadının toplumdaki yeri ve rolü.. 
Modern Müslüman kadın, eğitim görmüş entelektüel yanı gelişmiş, erkekle birlikte iş sahasında olmak istiyor. Dışardaki hayatı erkekle birlikte inşa etmek istiyor. Buna İslam’dan imkan arıyor. Burda vakıa ile naslar çatışıyor. Böyle bir durumda nassı tevil etmeye çalışıyoruz. Olguyu esas kabul ettiğimiz için, onu değiştirmeyi düşünmüyoruz da, nassı bir şekilde olguya dönüştürmek için çabalıyoruz. Oysa doğru olan olguyu nassa uydurmaktır. Allah’ın rızasını arayan bir insan için aksi söz konusu olamaz.
Tamamı

29 Mart 2012 Perşembe

Bozuk Din Kitabındaki Tabirler

Kullanılan kelime ve tabirler:
Reformcu yazarın sık sık kullanıldığı kelimelerden bazılarının anlamları:

İslam literatürü: İslam edebiyatı anlamında ise de, kasten İslam dini için kullanıyor.

İslami görüş, İslam düşüncesi, Kur’ani görüş: Dinî hüküm için kullanıyorsa da, böyle söylemek küfürdür, çünkü İslamiyet görüş değildir, Allahü teâlânın bildirdiği hükümlerdir. İslam âlimlerine göre, (İnsanın, akıl, şuur, hafıza, görüş ve düşünce gibi yaratılmış olan sıfatlarını Allah’a vermek küfürdür.)

İslamî gelenek: İslamiyet’in hükümlerini sulandırmak, hafife almak, geçersiz olduğunu göstermek için böyle çirkin ifade kullanıyor.

Sünnî gelenek: Ehl-i sünnetin icma ettiği hüküm anlamında kullanıyor. Hükmü basitleştirmek ve önemsiz hâle getirmek için gelenek tabirini kullanıyor.

Geleneksel İslam: İslam dini, İslam şeriatı anlamında kullanıyor. Bunu önemsiz hâle getirmek için geleneksel diyor.


28 Mart 2012 Çarşamba

Allah Teala'ya Mekân İsnadı

Soru:
"Yukarda Allah var" tarzı sözler halk arasında çok yaygın. Bu gibi sözler insanları küfre götürür mü?

Cevap: 
 Allah Teala'ya mekân isnadı anlamına gelen bu türlü sözlerin itikadî bakımdan çok tehlikeli olduğunu bilmemiz gerekir. Evet belki mekân isnadı niyet ve iradesiyle söylenmiyor, belki sadece ağız alışkanlığı ve bu yönüyle mazur görülebilir bir "masumiyet" telakkisiyle karşılanabileceğini düşünenler çıkabilir. Ancak Allah Teala hakkında "tenzih akidesi"yle bağdaşmayan her türlü düşünce, tasavvur ve sözü dilimizden de kalbimizden de uzak tutmak zorundayız. Bu türlü sözlerin dilimizde yer etmesi demek, bir süre sonra tasavvurumuzu da etkilemesi demektir. Yani bu türlü sözleri söyleye söyleye bir süre sonra Allah Teala'nın "yukarıda" olduğu gibi bir telakkiye kapılmak mümkün olabilir. Allah Teala'ya bir yön ve mekân isnadı ise O'nun cisimlere mahsus özelliklerle tavsifi demektir. Oysa Allah Teala bundan yüce ve münezzehtir.
Bu soruyu vesile edinerek İmam Ebû Hanîfe'nin hayli istismar edilen bir ifadesi üzerinde durmak istiyorum. İmam, el-Fıkhu'l-Ebsat'ta şöyle diyor: "Rabbimin gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum diyen kimse kâfir olur. Aynı şekilde, "Allah Teala Arş'ın üzerindedir; Arş'ın gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum" diyenin durumu da böyledir." 

Bu sözlere sarılarak İmam Ebû Hanîfe'nin, Allah Teala'nın –haşa– gökte olduğunu söylediğini ileri sürmek doğru değildir. Zira burada İmam, Allah Teala'nın gökte veya yerde olduğunu söylemekle O'na bir mekân isnad edilmiş olacağını vurgulamaktadır. Buradaki tekfirin anlamı budur. 

21 Mart 2012 Çarşamba

İtikat

 

İlmihal Programında
24.02.2012  tarihli video da tamamını seyredebilirsiniz.

Konu: Bir İtikat İmamı Olarak Ebu Hanife

20 Mart 2012 Salı

Osmancıktan Sonra

......
Son zamanlarda gerek televizyon dizisi, gerek sinema filmi olarak Osmanlı'yı konu alan yapımlara sık rastlar olduk. Bunların kahir ekseriyetinin ortak vasfı, tarihine, kimliğine, atalarına saygı duyan insanları "rahatsız edici" olmaları.
Niçin "rahatsız edici?"
Çünkü oralarda Osmanlı'yı Osmanlı yapan unsurlardan hiç biri yok. Seyircinin gözüne sokulan cinselliği mi desem, kostümlerdeki yapaylığı mı... Senaryolardaki çarpıtmalardan mı söz etsem, sanat diye yutturulan basitliklerden mi... Bunların üstünde ve ötesinde, bu filmlerdeki en temel arıza, Osmanlı'yı olduğu gibi anlatmanın asgari şartı olan seviye, dil, algı ve ifade sığlığı...
Oryantalistler bile eminim daha iyisini yapardı. Bu yapımların altına imza atanlar bu topraklara dışarıdan mı geldi diye sırası geliyor insanın...
 ......
Osmanlı'yı bu ülkenin çocuklarına siz anlatmazsanız, başkaları başka biçimlerde ve başka maksatlarla anlatmaya devam edecektir...

17 Mart 2012 Cumartesi

Buna Tefsir Diyecek miyiz ?

Diyanet İşleri Başkanlığı, 2001'de yeni ve daha anlaşılır bir Kur'an meal ve tefsiri hazırlatmaya karar verdi. Hazırlama işi 4 ilahiyat profesörüne havale edildi.Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş.
Tefsir, Allah kelâmı olan Kur'an âyetlerinin açıklamasıdır. Tefsirler, Rabbimizin, biz kullarına neleri emredip neleri yasakladığının izahını yapar. Onun için tefsir çok mühim, mühim olduğu kadar da mes'ûliyetlidir. Dolayısıyla böyle hassas bir iş ancak müfessirlerle/tefsirden anlayan kimselere havale edilmeli, böyle bir işi yüklenenler de ancak tefsir yapabilecek ilme sahip olmalıdırlar.
Bu çerçeve içinde Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ismi geçen kişilere hazırlattığı 5 ciltlik KUR'AN YOLU Türkçe Meal ve Tefsir isimli eserine baktığımızda şunu görüyoruz:
Eseri kaleme alan dört zattan hiçbiri tefsir profesörü değil.Yani ihtisası tefsir olmayanlara tefsir hazırlama vazifesi verilmiş, onlar da bu eseri 300.000 dolara hazırlamak üzere kabul etmişler.
Bu tıpkı, nasıl olsa o da doktordur diye bir cildiye doktoruna göz ameliyatı vazifesi vermek gibi. Ona böyle bir vazife veriliyor, o da bu benim işim değil demiyor. "Eh neyse..." kabilinden kabul ediveriyor.
Netice ne olur? Aşağıda okuyacağınız gibi "Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder" olur.
İlk cildi elimize alıyoruz. Tefsir niyetiyle okumaya başlıyoruz. Aman Allah'ım! Tefsir değil sanki Kitab-ı Mukaddes'i, İncil ve Tevrat'ı tanıtma kitabı. "Kitab-ı Mukaddes'te şöyle deniyor, Kitab-ı Mukaddes'te böyle deniyor" diye, sadece Bakara suresinde tam 50 yerde Kitab-ı Mukaddes'e atıf yapılmış.
Eğer adına açıklama diyeceksek, bunu da şöyle açıklıyorlar:
"İslâmi inançlarla ve ilkelerle çelişmeyen ek bilgiler vermek maksadıyla Kitab-ı Mukaddes'ten de bilgiler aktardık." (Cild 1, XLIII)
Tahrif edilip Allah'ın gönderdiği orijinal halini kaybetmiş olan bir kitabın verdiği bilgiye ne kadar güvenilir ki, okuyuculara ek bilgi vermek için Kitab-ı Mukaddes'ten yığınla bilgiler aktarıyorsunuz?
Allah kelamı olmaktan çıkan bir kitabın, insanlar tarafından yazılan kitaplarla ne farkı kalır? Eğer, maksadınız söylediğiniz gibi "İslâmî inançlarla ve ilkelerle çelişmeyen ek bilgiler vermek" idiyse niçin sadece Kitab-ı Mukaddes'ten bilgiler aktardınız da -meselâ- doğu dinlerine ait bilgiler aktarmadınız? Muharref Tevrat ve İncillerin rüchaniyeti ne? Niçin sadece İncil ve Tevrat? Bunun bir sebebi olmalı. Ve ne?
Yazarlar heyeti aktardıkları bu bilgilerle yetinmeyip ayrıca "daha geniş bilgi için Tevrat'ın falan falan yerine bakın" diyerek okuyucuyu bir de Tevrat'a yönlendiriyor.
Neyse, Kitab-ı Mukaddes'ten aktardıkları bilgilerin, söyledikleri gibi İslâmi inançlarla çelişip çelişmediğine bakalım. Aktardıkları bilgilerden biri şöyle:
"Tevrat'ta, Yakub peygamberin Tanrı ile güreşip O'nu yendiği, bu sebeple Tanrı'nın ona İsrail adını verdiği bildirilir." (Birinci baskı, Cild 1, s: 50)
Eeee?.. Hani İslâmî inançlarla çelişmeyen bilgiler verecektiniz? Yakub peygamberin -hâşâ- tanrı ile güreşip O'nu yendiği İslâmi inançla bağdaşıyor mu? Bu inanç, İslâm'a göre insanı gömgök gâvur yapmaz mı?

Hadi bu bilgiyi verdiniz, peki sözümona tefsirinizde niçin buna dair gerekli bir izahta bulunmadınız?
Değerli okuyucular, yazarlar heyeti tarafından kaleme alınan Önsöz'de şu bilgiler veriliyor:
"Bildiğimiz kadarıyla İslâm dünyasında bir heyet tarafından yazılmış ve tamamlanmış Kur'an-ı Kerim tefsiri bulunmamaktadır. Bu açıdan bizim çalışmamızda bir ilkin gerçekleştiği söylenebilir. Ayrıca, Kur'an Yolu'nun, Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından okunup tenkit süzgecinden geçirilmesi de esere yararlı katkılar sağlamıştır."
Aman Allah'ım! Demek bu eser bir de Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından okunup tenkit süzgecinden geçirilmiş. İyi ki Kurul tarafından okunmuş. Ya okunmasaydı kimbilir nasıl olacaktı?
Değerli okuyucular! Bu 5 ciltlik eserde öyle veballer işlenmiş ki, yazmakla bitecek gibi değil. Bunlardan bir misal: Şiilerde ve tabii ki İran'da, Mut'a nikahı diye bir nikâh var. Bu nikâh şöyle oluyor:
Bir kadınla bir erkek, şahit falan da olmadan belli bir para karşılığında belli bir süre için anlaşıp karı-koca hayatı yaşıyorlar. Anlaşılan süre bitince nikâh da sona eriyor...
Mut'a nikâhı işte böyle bir şey. Bu nikâh, ehl-i sünnete göre geçersiz olup yapanlar zina yapmış olurlar. 14 asırdır, hiçbir ehl-i sünnet âlimi de bunun câiz olduğunu söylememiş/yazmamıştır. Gelin görün ki, KUR'AN YOLU tefsiri bunun câiz olduğunu yazıyor. (1. baskı, Nisâ, 24. âyetin tefsirinin son paragrafı.)

Türkiye'de Türkçe olarak yayınlanmaya başlayan Newsweek dergisi, bu haftaki sayısında bu tefsirin Mut'a meselesi hakkındaki tavrını ele alıyor. Dergide, tefsir yazarlarının Mut'a konusunda birbirini tutmayan ibretlik sözleri mevcut. Ne deyip ne demeyeceklerine bile hâlâ karar verebilmiş değiller. Acı, çok acı...
Ali Eren

14 Mart 2012 Çarşamba

Ankara İstiklal Mahkemesinden Geçenler

black white drop.JPG
Ankara İstiklal mahkemesi Zabıtları -1926- isimli kitapta Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan 40 civarında kişiye ait mahkeme zabıtları var. Yazar, TBMM arşivinde bulunan bu zabıtların muhtevi bulunan 4 ve 5. defterlerin ya kendisine bilinçli olarak verilmediğini veya kaybolduğunu söylüyor. Bu iki defterin, mahkemeye getirilen diğer sanıklarla Atıf hocanın yüzleştirildiğini anlatan zabıtları muhtevi olduğu anlaşılıyor.
Dönemin Meclis İnsan hakları Komisyonu tarafından istenmesine ve TBMM Başkanı’nın yazılı emri bulunmasına rağmen bazı Arşiv görevlilerinin bu defterleri vermemesinin izahı nasıl yapılır, bilemiyorum. Ancak buna benzer vakaların bugün de cereyan etmemesi için ilgililerin hassasiyet göstermesi gerektiği açık. Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan isimlerden birkaçı: İskilipli Atıf hoca: Cemiyet-i Müderrisîn’in ikinci reisliği ve bilahare isim değiştirerek Teali-i İslam Cemiyeti’nin başkanlığı görevlerinde bulundu. İbtida-i Dahil Medarisi Umum Müdürlüğü görevini yürütürken ortaya koyduğu liyakat ve ehliyet sebebiyle yurtdışından yüksek rütbeli teklifler aldığı halde “milletine ve devletine hizmetten ayrılamayacağı”nı söyleyerek bu teklifleri geri çevirdi.
Milli Mücadele’yi bütün varlığı ile destekledi. Değişen şartlar onu ailesinin geçimini sağlamak için kitapçılık yapmaya mecbur etti. Tesettür-i Şer’î, Din-i İslam’da Men-i Müskirat gibi aktüel meseleler hakkında eserler yazdı. Her yazdığı eser için Maarif Vekaleti’nden ruhsat almaya özellikle dikkat ediyordu. Frenk Mukallitliği ve Şapka isimli meşhur eseri için de aynı ruhsatı almıştı. Ancak neşrinden 18 ay sonra bu kitap toplatıldı ve Atıf Hoca 9 Aralık 1925 günü evinden alınarak İstanbul Polis Müdüriyeti’ne götürüldü. Burada aralıksız 22 gün sorgulandıktan sonra “Şapka isyanı alimlerinden” sayıldı ve Ankara İstiklal Mahkemesi’nin emri doğrultusunda kelepçeli olarak bindirildiği bir kömür gemisi ile Giresun’a gönderildi. Oradaki İstiklal Mahkemesi’nde 16-18 Aralık günleri sorgusu yapıldı ve suçsuz olduğu anlaşıldı. Tekrar İstanbul’a getirildi. Serbest bırakılmayı beklerken bir kere daha Polis Müdüriyeti’ne götürüldü ve hücreye atıldı. Mahkeme reisi Ali Çetinkaya, İstanbul basınında yer alan demecinde yer aldığı şekliyle “suçsuzluğu ortaya çıktığı” halde Hoca başka sanıklarla birlikte bu kez de Ankara’ya sevk edildi. Burada bir hücrede tutuldu. 20 Ocak 1926 günü başlayan mahkeme 5 celse sürdü.  
Savcı 3 yıl ağır hapsini istedi ise de 58 gün süren zindan hayatı idam kararıyla sona erdi. Atıf hoca, Türkiye Cumhuriyeti’nin Şapka İnkılabına kitap yazarak muhalefet suçundan 3 Şubat 1926 gecesi Ankara’da Büyük Millet meclisi Önünde asılarak idam edildi. Yazdığı kitap, Şapka Kanunu’ndan iki yıl önce yayımlanmıştı. Üstelik Cumhuriyet’in Maarif Vekaleti’nin izin ve ruhsatıyla!..
Kaynak

9 Mart 2012 Cuma

Çıkmaz sokak!

Light Pink


Mealden din öğrenmenin mümkün olmayacağı o kadar açık ki...
Kur’an-ı kerim, İslâmiyetin temel kitabıdır, anayasasıdır. Bunu, Resulullahın, müctehid imamların ve diğer âlimlerin sözleri açıklar, tatbikini sağlar. 
Kur’an-ı kerimden başkasını kabul etmemek, bir devletin anayasasının dışındaki bütün, kanunlarını, tüzüklerini, yönetmeliklerini, genelgelerini kabul etmemek, onları yok saymak gibidir.
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Asırlardır din, meallerden, Kur’an tercümelerinden değil, fıkıh kitaplarından, ilmihâl kitaplarından öğrenilmiştir. Dinimizi doğru olarak öğrenebilmek için, bu sağlam yolu devam ettirmemiz, çıkmaz yollara sapmamamız şarttır. Çıkmaz yollara sapan, kurda kuşa yem olmaya mahkûmdur.
Mehmet Oruç

Bunlara da göz atabilirsiniz

Blog Widget by LinkWithin