4 Ağustos 2012 Cumartesi

Osmanlı'da Kuran-ı Kerim’in Tahrifini Önleme Yöntemi

Osmanlının ehl-i sünnet konusundaki hassasiyeti kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha’yı şeri delil olarak kabul eden devlet anlayışının tabii bir sonucudur. 
Kuran-ı Kerim’in basımı, dağıtımı, öğrenimi, öğretimi, tefsiri ve tatbiki konusunda Osmanlı yönetiminin gösterdiği hassasiyet konusunda Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde binlerce belge bulmak mümkündür. Belgelere göre mukaddes kitabımızın basımı, sadece Osmanlı Devlet Matbaası tarafından yapılmıştır. Böylece Kuran-ı Kerim’in tahrifine yönelik sinsi girişimler önlenmiş, basımında ve dağıtımında gerekli hürmetler gösterilmiştir. 
Osmanlı Sultan ve devlet adamlarının emri ile Topkapı, Dolmabahçe, Çırağan ve Yıldız Sarayları’nda; Sultan Ahmet, Süleymaniye ve Bayezid gibi İstanbul’daki Selâtin camiilerinde, Konya Kapı Camii, Edirne Selimiye, Şam Emeviyye Camii gibi Osmanlı ülkesindeki büyük camilerde, Kâbe-i Muazzama ve Ravza-i Mutahhare’de her gün, her saat, her an daimi Kuran-ı Kerim hatimleri yaptırılarak, başta Resûlullah (SAV) Efendimizin ve Ashab-ı Kiramın mübarek ruhları olmak üzere tüm Müslümanların ruhlarına hediye edilmiştir. Bu faaliyetler için vakıflar yapılmıştır.

29 Temmuz 2012 Pazar

Büyüklük Taslayan Âlimler

Kıyamet gününde insanların en çok nadim (pişman) olanı, ilmi ile büyüklük taslayan âlimler olacaktır.

İbrahim bin Utbe

....

Bildiğimizi zannetmemiz öğrenmemizin en büyük düşmanıdır

22 Temmuz 2012 Pazar

Rabıta" Küfür Diyenlerin Kendileri Küfürdedir

Rabıtanın şirk ve küfür ithamına gelince rabıta edilen şahsın buna ehil olup olmadığı davası bir yanda dursun, prensip olarak bu işi inkar etmek,  
Allah Resulünün ruhaniyetinden, Hazreti Ebûbekir, Abdülhalık Gucdevâni, Şah-ı Nakşibend, Ubeydullah Ahrar, İmam-ı Rabbani, Mevlânâ Hâlid ve daha nice büyüklerin ruha-niyetine kadar topyekün mana âlemini reddetmeye ve bütün bu büyükleri küfürle suçlandırmaya varacağından, küfrün ta kendisidir. Yani "Rabıta" küfür diyenlerin kendileri küfürdedir. 

Son devrin din mazlumları
Necip Fazıl K.
Sh:276-277

8 Temmuz 2012 Pazar

Üstad Necip Fazıl’ın İbni Teymiyye Değerlendirmesi

Şimdi bütün bu yolu kaybedişlerin, çamura saplanışların, her şeyi beş hasseden ibaret kuru akıl çerçevesine döküşlerin; ona da nasıl inandıkları ayrı bir mesele teşkil etmek üzere “Nas-Kur’ân hükmü” dışında hiç bir şey kabul etmeyişlerin ve Kur’ân’ı kuru akla göründüğü gibi ele alışların baş temsilcisi İbn-i Teymiyye‘ye sıra geliyor.
Sekizinci Hicrî Asrın bu kuru kafası, kendisinden birkaç asır ilerideki Vehhabîliğe, ondan 1 asır sonra da Mısırlı Muhammed Abduh ve Efganlı Cemaleddin’e (Cemaleddin-i Efganî) uzaktan ve yakından ana zemini kurmuş ve İslâmı yıkılmak üzüre bir bina farzedip onu dışından payandalamak isteyen daha sonraki (reform)culara doğrudan doğruya veya dolayısiyle dayanak olmuştur.
Bir âlim, evet… Fakat… Kuru, hedefini şaşkın, sır âleminin vecde düşürücü müşahedesini kaybetmiş ve derinliğine hikmet ufuklarını karanlığa boğmuş bir ilim, hiçbir şey bilmemekten daha kötüdür. îbn-i Teymiyye bu ikinci sınıfın baş örneğidir; ve mesleği, kısaca, şeriati dış çehresiyle ele almak, onu uzunluğuna ve genişliğine ele alırken derinliğinden mahrum ederek hacimden uzaklaştırmak ve satıh haline getirmek ve bu yolda İslama bir nevi maddecilik ve kuru akılcılık getirmeye kalkışmış olmaktır. Yâni İbn-i Teymiyye, şeriati doğrulayıcı akla, onun gördüğünden-ötesini kabul etmemekle, farkında olmaksızın bir nevi selâhiyet ve hâkimiyet tanımış oluyor ki, akla böyle bir selâhiyet ve hakimiyet tanımak, hem aklı, hem imanı anlamamak ve dalâletin en dipsizine düşmek oluyor.
Eğer insan “ben Kur’an-ı aklımla tefsir ederim” dese de tefsiri Beyzavî Tefsirinin aynı olsa yine küfürdedir.
Aynı akılla Allah’ı inkâr edenler, ters tarafından İbn-i Teymiyye ile aynı daire içinde mahpusturlar. Bu bahis gayet girift ve uzundur ve İbn-i Teymiyye mektebinin bazı ihtilâtları, hattâ son zamanlarda yurdumuzda talebe kaydetmeye kadar giden sirayetleri ve kolayca yerleşme avantajı bakımından ne kadar üzerinde durulsa yeridir.
Akla bahşedilen öyle bir kolaylık ve ucuzluk ki, yarım akıllara İlâhî esrara karşı bir nevi horozlanma sevdasını veriyor, İlâhî esrarı çözülmüş şifre kâğıtları halinde sepete attırdığının farkında olmuyor; ve işte bu haliyle günümüzde İslâm Enstitülerine kadar sızmış ve bazı gruplar arasında modalaşmış bulunuyor.
Tasavvufu inkâr etmek, Resuller Resulünün ruhâniyet ve bâtınını tanımamaya varır ki, hem de sözde şeriatten yana görünmenin maskesi altında topyekûn ve en hain şekilde küfre ulaşır. Bu gibilerin (diyalektik) tekerlemeleri ise, (Sokrates)in buluşiyle, flüt çalana inanıp da flüte inanmamak derecesinde hayalî bir abes ve hamakat teşkil eder. Anlaşılmaza inanıyor da onun tecellilerindeki sırrîlik ve gizliliğe inanmıyor!!!
Koca İmam-ı Gazalî… Aklı akılla tükettikten sonra şöyle der:
“- Aklın hudut noktasına vardım ve gördüm ki, onunla erişmek boş hayâl… Peygamberin ruh feyzine yapışmaktan ibaret her şey… Öyle yaptım ve kurtuldum. Peygamberlik tavrı aklın ötesidir.”
Bunlarsa aklı tüketip ötesine geçenler değil, en iptidaî aklın tükettikleri…
Kocakarıların hayâl aynasındaki mevhum çizgilerle, Allah’ın esrar perdesindeki sonsuzluk nakışları ve tasavvufun sahtesiyle gerçeği arasında ayırd edici meleke, işte İbn-i Teymiyyede mevcut olmayan selim akıl ve mümîn kalbleri ışıldatıcı ilâhî nurdur. Nur yoksunu, o…

Türkiye'nin Manzarası 
Necip Fazıl Kısakürek

6 Temmuz 2012 Cuma

Ne Yapılmak İstendiğini Açık Yüreklilikle İslamoğluna Sordu

Kader ve Kaza meselelerinin Müzâkere edildiği 22 Haziran 2012 Tarihli İlm-i Hâl Programında Hasan el-Basrî'nin (Rahimehullah) Kader ve Kaza ile ilgili görüşlerinden bahsedildikten sonra Kader Risalesi olarak bilinen mektubun Hasan-ı Basrî'ye aidiyet (mevsukiyeti) konusuna değinildi.

Ebubekir Sifil, İslamoğlu tarafından şerh edilen risale ile kendi ellerinde bulunan risalenin aynı olmadığını beyan ettikten sonra Ne yapılmak istendiğini açık yüreklilikle İslamoğlu'na sordu ...!!!


5 Temmuz 2012 Perşembe

Türkleri Yok Etmenin Gizli Planları

Yunan isyanı patlak verdiği günlerde Patrik Gregorius Ruslarla mektuplaşarak Türklerin nasıl yok edileceğine yönelik komplo planlarının ele geçirilmesi idi. Nitekim Patrik Gregorius, Rus Çarı I. Aleksandr’la gizlice mektuplaşmış; mektupların birinde, "müşterek düşman" gördükleri Türklerin nasıl yok edileceğine dair tavsiyelerini dile getirmişti.

Türkiye’de bulunduğu süre içinde Türklük aleyhine epey faaliyetlerde bulunmuş olan Rus Elçisi General İgnadyef, hatıratında, bu mektupla ilgili olarak şunları söyler:

"Mahmud Nedim Paşa’nın, Sadrazamlıktan istifa ettiği gün Patrikhaneye gitmiştim. Patrik Germanos, sohbetimiz sırasında Patrikhane’deki inşaat esnasında çıkan bir sandık içinden, Sultan Mahmut zamanında Yunan istiklaline yardım suçuyla asılan selefi Gregorius’un o zamanki Çarımız Aleksandr’a gönderdiği bir mektubun müsveddesini bana okudu. Ele geçtiği zaman Germanos’un bile felaketine sebep olabilecek bu mektup, ölen Patrik’in, Türkleri dünya siyasî ve askerî hayatından korkulacak bir varlık olmaktan çıkaracak, hatta bağımsız bir millet olabilmekten mahrum edecek çok dikkate değer tavsiyeler içermekteydi. Benim Osmanlı Devleti nezdinde vazifede olduğum esnada (1864–1878) bu teşhisler tamamen isabetle tecelli etti"

Fener Patriği Gregorius’un, Türkleri içerden yok etme düşüncelerini taşıyan bu vesikayı ibret nazarlarınıza sunuyoruz:

"Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü, Türkler çok sabırlı ve dayanıklı insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet–i nefs sahibidirler. Bu hasletleri de dinlerine olan bağlılıklarından ve kadere rıza göstermelerinden, geleneklerinin kuvvetinden; padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaat duygularından gelmektedir.

Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da geleneklerine olan bağlılıklarından, ahlâklarının selabet ve safiyetinden, bilhassa dinî ve manevî hayatlarının tanzim ve tedvin eden şahsiyetlere olan bağlılık ve hürmetlerinden gelmektedir.

Türkleri evvela bu din ve manevî şahsiyetlerinden mahrum bırakmak, buhran anlarında irşâd vazifesini ifa edecek şahsiyet ve mihraklardan nasipsiz kılmak icap eder. Bunun da kestirme yolu dinî ve manevî hayatı temsil eden teşkilat ve şahsiyetleri, milletleri üzerinde etkili kudret olmaktan çıkartmaktır. Halkı da millî ve manevî geleneklerine uymayan dış telkin ve fikirlerle tahrip etmektir.

Türkler dış yardımı reddederler, haysiyet duyguları buna manidir. Velev ki, geçici bir zaman için zahiri kuvvet verse de, Türkleri dış yardıma alıştırmalıdır.
Maneviyatları sarsıldığı gün kendilerinden şeklen çok kuvvetli, kalabalık ve zâhiren hakim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olacaktır..."
 



30 Haziran 2012 Cumartesi

Modernite, Zahirde/Dış Dünyada Olduğundan Daha Fazla, “Bilinçaltı” Seviyesinde Hakimiyet Kurmuştur Üzerimizde.

Müslümanlar modern çağa gerektiği ölçüde mukabelede bulunabiliyor mu? Bu soruya gönül rahatlığı içinde “evet” demek isterdik. Ama realite yazık ki buna izin vermiyor. Modernite, zahirde/dış dünyada olduğundan daha fazla, “bilinçaltı” seviyesinde hakimiyet kurmuştur üzerimizde. Dolayısıyla ona gerektiği gibi mukabelede bulunmak ancak Müslüman bireyin bilinçaltının İslamî kodlarla yeniden inşa edilmesiyle mümkün olabilecektir.
Peki bunu kim/ne yapacak?
Zannedildiğinin aksine bunu Kur’an ve sünnet “doğrudan” yapmaz. Zira Kur’an ve sünnet bizim hayatımıza İslamî ilimler vasıtasıyla girer. İslamî ilimler olmadan Kur’an ve sünnetin rehberliğinden muradullah ve murad-ı Resulullah istikametinde istifade etmek mümkün değildir.
İslamî ilimlerin Kur’an ve sünnetin rehberliğinden bihakkın istifadenin yegâne zemini olduğu tespitinin detaylı temellendirmesini başka yazılara bırakarak burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Buradaki “İslamî ilimler” vurgusu, zannedildiğinin aksine, hadis, fıkıh ve tefsirden önce, iki disiplini hedefler: Usul-i Din ve Usul-i Fıkıh.
Usul-i Fıkıh, Kur’an, sünnet ve diğer referanslardan Müslüman’ca bir hayatın istintaç edilmesini (yani bir anlamda pratiği) temin ederken, Usul-i Din (kelam, akaid) ilmi Müslüman bilincinin/algısının parametrelerini ortaya koyar; varlığa ve eşyaya ilişkin değerlendirmelerimiz bu zeminde vücut bulur.
Modern zamanlarda ümmet, Kur’an ve sünnetle irtibatını yeniden canlı kılma ve hayatı yeniden Kur’an ve sünnet zemininde inşa etme iradesini gösterirken, bunun nasıl olacağı sorusunun cevabı üzerinde yeterince ciddiyet göstererek durduğumuzu söylemek zor.
Evet, Kur’an’a tefsir ve hadis kitaplarına şerh yazma faaliyeti bugün de devam ediyor; fıkıh konusunda ihtisas sahibi olanlar fetva vermeye ve ümmetin aktüel problemlerine çözüm üretmeye devam ediyor. Ama bütün bunlar olup biterken ayağımızı “gerçek anlamda” Usul-i Din ve Usul-i Fıkıh zeminine basıyor muyuz, işte burası tartışmalı.
Tartışmalı; zira aksi olsaydı Kur’an’a tefsir yazanlarımız Ehl-i Kitab’ı Cennet’e gönderme garabetine düşmez, hadislerle iştigal edenler mezhep düşmanlığı illetine düçar olmaz, fetva verenler “İslam’a göre mi, mezheplere göre mi” gibi sanal tezatlar üretmezdi… Anormalliğin, burada örnek kabilinden zikrettiğim durumlarla sınırlı olmadığı ehlinin malumudur.
Söz konusu anormalliğin ortadan kaldırılması, “asleyn”in, yani Usul-i Din ile Usul-i Fıkıh disiplinlerinin yeniden ve “etkin biçimde” gündeme sokulmasıyla mümkün olabilecektir.
İşte Said Fûde’yi önemli kılan da bu! Filistin asıllı Ürdünlü araştırmacı Fûde, Amman’da başında bulunduğu ilmî müesseseler ve etkin biçimde kullandığı internet vasıtasıyla ümmetin dikkatini, ayağımızı basmamız gereken gerçek zemine çekmeye adamış kendisini. Genç yaşına rağmen (henüz 45-46 yaşlarında) oldukça velud. Telif ettiği veya tahkik ederek ta’lik yazarak neşrettiği eserlerin adedi 80′i aşmış durumda.
……
Said Fûde bu bayrağı İslam dünyasında neredeyse tek başına taşıyan isim. Bu toprakların Said Fûde’leri nerede?

26 Haziran 2012 Salı

Ehl-İ Sünnet Anlayışı Yıprandı

Ehl-i sünnet kendini üretken kılan bir mekanizma iken biz onu sürekli tükettik. Ehl-i sünnet söylem kendi kendisini tüketti, yıprattı, gözden düşürdü, çok kötü örnekler gördük gerçekten. Ehl-i sünnet kavramını diline dolayarak bir takım şeyler yapan insanların toplum üzerindeki imajları, intibaları çok kötü -bir kısmının tabii.- Dolayısıyla bu hem “Ehl-i sünnet” kavramını yıprattı hem de muhteva olarak bunun içinde ne olup bittiği konusunda bir imal-i fikir yapılmadığı için bunu tükettik biz.

Günümüz  Ehl-i sünnet  dünyasında ilmi, itikadi, dini hareketler, cereyanlar, oluşumlar hakkında ne söyleyebiliriz?
Bizi Ehl-i sünnet olarak farklı kılan bir söylemimiz var mıdır? sorusunu sorsak genellikle olumsuz cevap alırız.
Mesela şöyle desek: “Tüm bu oluşumlar çerçevesinde İran’daki bir şii Müslüman ile Türkiye’deki bir sünni Müslümanın tesbitleri arasında nasıl bir farklılık vardır?” desek kolay kolay farklılık gösteremeyiz; çünkü söylem, fikir kendini ehl-i sünnet patenti ile o doğrultuda şekillendirmemiş. Çok genel-geçer,  bir söylem var, bunun ehl-i sünnet ya da şii karakterli olması pek bir şeyi değiştirmiyor. Ama meseleye ehl-i sünnet zemininde baksanız, tepkileriniz, tespitleriniz o zeminde şekillense çok farkı bir şey çıkacak ortaya. Mesela biz, “Kuran’ın tarihsel bir metin olduğunu” söyleyenlere tepki verirken bir ehl-i sünnet olarak mı tepki veriyoruz, yoksa Müslümanların genel anlayışını esas alarak mı tepki veriyoruz?
“Hadis rivayetlerinin çok kuşkulu olduğunu, hadislerin oluşturduğu alanın çok tekinsiz bir alan olduğunu” filan söylerken neyi esas alıyoruz, ayağımızı nereye basıyoruz? 
Ehl-i sünnet dışı bir zemine basıyoruz. Bu kesin. Ehl-i sünnet olarak baksak farklı bir şey söyleyeceğiz. Bu, aktüel hemen her İslami konu için böyledir. Ama bu iradeyi gösteremiyoruz. Ehl-i sünnet olmak bize sadece muhafazakâr çizgimizi korumada ve o çizgi üzerinden ekonomik, sosyal, siyasi bir takım işler yapmaya zemin hazırlıyor. Bunu mümkün kılıyor. Bu söylemin bizim için aktüel değeri bu. Atamızdan, dedemizden gördüğümüz bir şeyi muhafaza hassasiyeti de eklenebilir buna belki, ama bu kadar!..

22 Haziran 2012 Cuma

Ben Ehl-İ Sünnetim Demek Yetmiyor

Ehl-i sünnet tarih içinde kendini hep canlı tutmuş, hep güncellemiş… Yeni durumlara karşı ayağının birini pergel olarak sabitlediği noktada ne söylemesi gerekiyorsa onu söylemiş bir hareket. Onun için bizim özellikle akaid ve kelam konusunda eser vermiş alimlerimiz kendi yaşadıkları dönemdeki bidat faaliyetlerle ile ilgili kitaplar yazmışlar. Yani günümüzde ehl-i sünnet dışı şu oluşumlar var, bunlar şunları söylüyor, temsilcileri şunlardır, grupları şunlardır diye her biri kendi döneminin fotoğrafını çekmiş.
Ama modern döneme gelince bitmiş bu faaliyet. Artık hiçbir ehl-i sünnet alim kendi dönemi için  “Fırak” kitabı yazmıyor. Dolayısıyla günümüzde hangi cereyan ehl-i bidatın patentini taşıyor, hangi cereyan ehl-i sünnettir yahut ehl-i sünnet bu yeni oluşumlara karşı ne söyler, bu konuda bir fikir berraklığı bir netlik yok. Ehl-i sünnet olduğunu söyleyen insanlara çok büyük bir yük, çok büyük bir mükellefiyet düşüyor burada. “Ben ehl-i sünnetim, Allah bir, peygamber bir” demek yetmiyor. Aktüel tartışmalara, dini ve itikadi problemlere ehl-i sünnet zeminde cevaplar üretmek zorundayız.
Bu ülkenin ilahiyat fakültelerinin kelam ana bilim dallarında ekmek yiyen insanlar, bu milletin vergileriyle ekmek yiyen insanlar bu milletin inançlarını tahrip etmekle meşgul.

17 Haziran 2012 Pazar

İlahiyat’da “Alim Yetişmez, Din Münekkidi Yetişir.

Geleneksel eğitim kurumlarının (Külliyelerin, tarikatlerin, tasavvuf kurumlarının) tarih içinde hayli yıprandığı da yapılan eleştirilerden. Siz bu eleştirilere katılıyor musunuz?

İnsanın olduğu her yerde her zaman arıza vardır, her zaman eksiklik, hata, yanlışlık vardır. Bunun böyle olması, oranının şöyle ya da böyle olması hiçbir zaman kökten kazınmasını gerektirmez. Hata varsa ıslah edersiniz, arıza varsa tamir edersiniz…
Bu böyle oldu diye bunu kökten kaldırırsanız, medreseyi kaldırıp yerine ilahiyat fakültesini kurarsanız, “alim yetişmez, din münekkidi yetişir.” 
Bu merhum Ali Fuat Başgil’in tespitidir. Türkiye’de ilk ilahiyat fakültesi açıldığında müfredatına bakmış, kuruluş mantığına bakmış, demiş ki, “Bu okullardan din alimi yetişmez, din münekkidi (din tenkitçisi) yetişir.”
İlahiyat fakültelerinden bol bol din tenkitçisi yetişiyor. Tefsir kürsülerinde tefsirin altını oyan, hadis kürsülerinde hadisleri tenkit eden, fıkıh kürsülerinde fıkhı tahrip eden insanlar var. Vaziyet bu. Kuruluş mantığı neyse o mantığa göre insan yetişiyor. Tabii ki hepsini kastetmiyoruz. Aralarında istisna olanları tenzih ederek söylüyoruz. Ama medrese böyle değildir. Medrese alim yetiştirmek için kurulmuş ve o esaslar doğrultusunda o mantıkla içi doldurulmuş bir müessesedir. İslam alimi oradan yetişir. Medreseleri ıslah diye bir şey Osmanlı’da da belli bir dönemden sonra gündeme gelmiş bir meseledir. Ama unutmayalım: Osmanlı’nın son dönemlerinde yetişmiş alimlerin yazdığı eserler bile bugün bizim ilahiyat fakültelerimizde kaynak olarak kullanılıyor. 
Ebubekir Sifil

11 Haziran 2012 Pazartesi

Çocuklarımız Kime Teslim?

Türkiye’nin yaşadığı tam anlamıyla “baş döndürücü” değişim ve dönüşüm süreci, “İslamî kesim”in de paralel bir değişim ve dönüşüm geçirmesi anlamına geliyor. Sadece çevreden merkeze doğru bir akışı değil, aynı zamanda “din algısı”ndaki kırılmayı da ifade ediyor bu süreç.
İlahiyat fakültelerinin sayısı her geçen gün artıyor. Yanılmıyorsam 63′e ulaştı rakam. Yanı sıra İmam Hatip okullarına rağbet de, buna bağlı olarak İmam Hatip okullarının sayısı da artıyor. Halkın tercihini inanç ve değerleri lehine kullanmasında şaşılacak bir durum yok. Yaşananlar, yokuşa aksın diye zorlanan suyun mecrasını bulmasının ifadesi. Seküler çevrelerin “dindarlaşma artıyor” tesbitinin aslı bu.
Ne var ki yaşananlara biraz yakından baktığımızda bu sürecin bizi farklı bir istikamete doğru yönlendirmekte olduğunu görüyoruz. Artmakta olan dindarlığın içinde ne var? Milletimiz gerçek anlamda kökleri üzerinde yeri bir ihya süreci mi yaşıyor, yoksa yaşanan durumun adını “inşa” koymak daha mı isabetli?
Ben ikincisinden yanayım. Yaşanan durum “ihya” değil, “inşa” durumu. Zira “dindarlaşma” görüntüsünün üzerindeki tülü kaldırdığımızda ortaya çıkan, “kendi geçmişiyle hesaplaşma” psikolojisi. Durum böyle olunca, buradaki “inşa”nın gerçek bir inşa mı, yoksa “tahrip/tahrif” mi olduğu sorusu da anlamlı hale geliyor. İnşa diyeceksek bile bunun, yanlış bir temel üzerine yanlış bir yapı bina etmek olarak tesbit edilmesi gerekiyor.
Söz gelimi İmam Hatip lisesine dinini-diyanetini, Kur’an’ını Sünnetini öğrensin diye gönderilen çocuklarımız orada bu imkânı gerçekten buluyor mu diye baktığımızda gördüğümüz şu: İmam Hatip, 70′lerin, 80′lerin İmam Hatibi değil artık. Orada okuyan çocuklarımıza farklı bir dini algı pompalanıyor. Neredeyse artık bütün İlahiyat fakültelerinde gördüğümüz “yeni şeyler söylemek lazım” havası, kaçınılmaz olarak İmam Hatiplere de yansıyor.
Aşağıda okuyacağınız satırlar İmam Hatip lisesi 11. Sınıfta okutulan Hadis ders kitabından alıntı:
“Sevgi ve hoşgörü, Hz. Peygamberin sünnetinin özünü teşkil eder. Bu durumda kötü muamele, kabalık ve anlamsız şiddet içeren rivayetlerin ona ait olması mümkün değildir. Örneğin çocukların on yaşına geldikleri halde namaz kılmadıkları takdirde dövülmesini emreden hadis, sahih sünnete aykırıdır. (Burada, söz konusu hadisin Tirmizî’deki yerine atıf yapılıyor, E.S.) Çünkü ne Hz. Peygamberin ne de ashabının böyle bir uygulaması bilinmemektedir. Üstelik merhametiyle tanınmış bir peygamberin çocuklara şiddeti içeren böyle bir yöntemi önermiş olması düşünülemez…
Siz o genç beyinlere “şiddet” kavramının hayatımıza giriş serüvenini anlatmadan, toplumun ve bireyin maruz kaldığı modernleş-tiril-me süreçlerinin fotoğrafını vermeden bu meseleyi -bırakın çocukları- kendinize bile izah edemezsiniz. Benzer durumlar kadınla ilgili meselelerde de yaşanıyor.
Bunları alt alta koyup topladığımızda, Hadis külliyatında, Tefsir mirasında, Fıkıh müktesebatında “çürük elma” olarak görülüp çöpe atılacak yığınla “malzeme” çıkacaktır önümüze.Böyle bir “ideolojik yönlendirme”yle yetişen çocuklar, yeni nesiller kendilerinden sonra gelenlere ne anlatacaklar dersiniz?
“İmam Hatip okulları açalım”, “İlahiyat fakültelerinin sayısını artıralım” ile “dindar nesil yetiştirelim”in aynı anlama gelmediğini görmek için daha nelerin cereyan etmesi gerekiyor gözlerimizin önünde?

Dr. Ebubekir Sifil

9 Haziran 2012 Cumartesi

Ehl-İ Sünnet Dışı Kesimin Amaçları

Ehl-i Sünnet dışı bir kesim var. Amaçları hakkında ne diyebilirsiniz?

Amaçları hakkında bir şey diyemem. Niyet okuması olur. “Bunlar şöyle hain, böyle satılmış, böyle bilmem ne insanlar” diyemem. Bu samimi kanaatimdir.
Muhalif davranmak insana etiket sağlar, insanı görünür kılar, meşhur kılar. Bir kitap yazarsınız yüz bin satar… Muhalif şeyler söylemenin böyle bir avantajı vardır. Sizi meşhur eder, size para sağlar, size etiket sağlar, ekonomik-siyasi anlamda bir ikbal sağlar… Böyle şeyler oluyor bu memlekette. Ama “hepsi böyledir” diyemem, bir kısmı gerçekten samimi de olabilir. Ehl-i Sünnet dışı akımların tarihte olduğu gibi bugün de “hepsi sinsidir, hepsi haindir, hepsi vatanı milleti satmak üzere yola çıkmıştır” diyemem. Tarih içinde öyle ehl-i bidat var ki, mesela bizim Mutezile diye yerden yere vurduğumuz akım içinde öyle insanlar var ki İmam Ebu Hanife için söylenen “kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazı kılmıştır, gece uyumamıştır, çalışmıştır, ibadet etmiştir…” tarzındaki şeyler Mutezile’nin ileri gelenleri için de söylenir. Adam Irak coğrafyasından Medine coğrafyasına on kere yirmi kere yürüyerek hacca gitmiş gelmiş. Hayatını ilme vakfetmiş, Mutezile’nin önderlerinden, Hasan Basri’nin talebesi bir zat var. Bu zat, münakaşa yoluyla, fikri mücadele yoluyla binlerce gayr-ı müslümin Müslüman olmasına vesile olmuştur. Ama bu onu ehl-i bidat olmaktan kurtaramadı. Gene ehl-i bidattır. Biz Ehl-i bidat derken bunların tamamının öyle hin, sinsi, ruhunu satılığa çıkarmış adamlar olduğunu söylemiyoruz. Bunların büyük çoğunluğu samimi insanlar. Takva sahibi, zühd sahibi insanlar. Ama istikametleri bozuk. Akideleri bozuk. Onun için ehl-i bidat olmuşlar.

6 Haziran 2012 Çarşamba

Tasavvuf Meselesi

Tasavvuf bu Ümmetin en temel varoluş alanlarından biridir. İslam coğrafyasını bir uçtan ötekine dolaşın, Tasavvuf’un izlerini görürsünüz. İster Endülüs’e gidin ister Orta Asya’ya, ister Afrika’ya uzanın ister Ortadoğu’ya, İslam coğrafyasının her karışında Tasavvuf’un rengini, tadını, kokusunu hissedersiniz. Sarayda da karşınıza çıkar, en ücra köyde de. Ulema meclislerinde de rastlarsınız ona, mahalle kahvesinde de. Dedim ya, bizim en temel “varlık alanlarımızdan” biridir Tasavvuf.

Osmanlı’da yaşanmış “Kadızadeli-Sivasi” sürtüşmesi “arızî” bir durumun ifadesidir. Tıpkı İbn Teymiyye ile başlayan ve gittikçe temelli bir “arıza”ya dönüşen arızî süreç gibi. İslam dünyasını bir baştan bir başa saran ve özellikle gençleri köklerimizden koparıp hakikatsiz, ruhsuz, köksüz, kuru, kurgusal ve haşin bir selef söyleminin anaforuna savuran bu süreç hafızalarımıza ve köklerimize kastediyor. Çok tehlikeli bir gidiş bu!

Adı anıldığında aklımıza hemen “şirk” çağrışımları eşliğinde “rabıta”, “istiğase”, “isti’ane”… meselelerinin gelmesi gibi, günümüzde yaygın olarak rastlanan kötü örnekler de, aradan geçen zaman içinde ve araya giren mesafe boyunca Tasavvuf’un hakikatinden ne kadar uzaklaştığımızı gösteriyor aslında. Modern hayat her alanı olduğu gibi Tasavvuf alanını da fena halde dejenere etti. Daha doğrusu hasbel kader adı Tasavvuf’la birlikte anılan bir kısım kişi ve çevrelerin arızalı tutumları Tasavvuf alanının bir kısım insanlar ve çevreler nezdinde tümüyle itibar kaybına uğramasına sebebiyet verdi.
Bu durumun istisnaları yok mu? Elbette ve şükür ki var. Tasavvuf’un arı-duru veçhesini her türlü tavsifin üstünde ve ötesinde yaşayanlar ve yansıtanlar, ruhunu kaybetmiş modern dünyada çok şükür ki hala etraflarına ışık saçmaya devam ediyor.

Dr. Ebubekir Sifil
Tamamı

Bunlara da göz atabilirsiniz

Blog Widget by LinkWithin